Bizi Bize Götüren Balkan Yolları

Bizi Bize Götüren Balkan Yolları

Dramatik cümleler kurmak peşindeyim. Şöyle, “Balkanları görmeden eksiksiniz”den de dramatik. Öyle cümleler olmalı ki okuyanı harekete geçirmeli, harita açtırmalı, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’i inceletmeli. Bir taraftan da yol planı yapmaya başlatmalı.

Gitmeden okuduğum kitapların, makalelerin yazarları neyle karşılaşacağım konusunda beni hazırlayamadılar ama ben okuyana derdimi anlatabilmek istiyorum. Fakat bu zor. Kavuşunca birden ortaya çıkan, o güne kadar farkında olmadığım bir özlemi nasıl tarif edeceğim? Ya hiç tanımadığım, varlığını önceden hiç düşünmediğim ama bizden olan insanları bulunca hissettiğim utanç duygusunu, arayı kapatma telaşını?

Daha önce gidenler yazmışlar aslında. Ben okumuşum onları ama kavrayamamışım. Onları belki de fazla duygusal, milliyetçi, sözlerini ağdalı bulmuşum, özü kaçırmışım. İnsan, önceden bildiğine benzemeyen bir kavramı anlamlandıramıyor, onu göremiyor. Kolomb’un gemilerini ilk gören, sonra da omuz silkip ormana dönen Kızılderili gibiyiz.

Ama bir boşluk duygusu vardı içimizde. Balkanlar’ı görmemekten, yeni haritasını iyice bilmemekten mahçubiyet duyuyorduk. Yılın büyük gezisi Balkanlara doğru olmalıydı. Oraları okumak, yol planı yapmak bize iyi geldi. Yeni rotamızın doğruluğundan ilk kez bu kadar emindik. Peki mahçubiyet duygusu neyin nesiydi?

5 Haziran Perşembe – Anormal bir iş günü ve 260km

Ayaklarım beni işe taşıyor ama aynı günü Yunanistan’da, Dedeağaç’ta (Aleksandrapoli) sonlandıracağım fikri çok gerçekçi gelmiyor. Aklımda türlü detay, “Çantalar fazla kolay kapandı, bir şeyler mi unuttuk? 6 motor, 10 kişi böyle yoğun bir gezi için fazla kalabalık mı olduk acaba? Aldığım para yeter mi? Planımız kağıt üzerinde iyi gibi duruyor ama ya…”.

O plan ki ilk versiyonu altı ay önce ortaya çıkmış, en az dört kez değişmişti. Okunan her kitap, makale, internet sitesi farkındalığı arttırmış değişiklik şart olmuştu. Kitaplardan Lonely Planet – Western Balkans, Balkan Defteri (Nesteren Davutoğlu), Mostar’dan Tiflis’e (Rıdvan Canım), Bradt – Bosnia & Herzegovina, Balkan Yolcusu (Füruzan), Balkanlar (Mustafa Balbay), Saraybosna Yazıları (Juan Goytisolo) ve Euro Map’in Croatia & Slovenia haritasından rotamızı çalışmıştık.

İştekiler uzun süredir biliyorlar “yine” gideceğimi. Yılda bir kez de olsa “akla gelmedik yerlere motor tepesinde gidiyor” olmanın getirdiği bir ünvana sahibim. Ünvanım aslında yarı kaçıklık ama bana “ay ne güzel geziyorsunuz” şeklinde yansıtılmakta.

Dön teker dön…

Akşamüzeri, buluşma yerimiz olan TEM Silivri’deki benzinciye doğru teker döndürüyoruz. Gezinin en zevksiz ve potansiyel olarak tehlikeli bölümü bu. Akşam trafiğinde şehrin diğer ucundan sinirlerimizi korumaya çalışarak çıkıyoruz. Buluşma yerinde, bizim gibi nihayet yola çıktığına ve önünde katedecek beş ülke olduğuna inanamayan dostlarımızla buluşuyoruz. İpsala sınır kapısına doğru uzanan lüzumundan fazla tanıdık yolda, lüzumundan fazla temkinli ilerliyoruz. Yakın zamanda yasal otomobil hızında ilerlediği için büyük bir ceza yemiş olan Şahin, makul bir hıza çıkmak için sınırı geçmeyi bekliyor.

Sınıra yaklaştıkça çevreye daha dikkatli bakıyorum. Aklımsıra göreceğim diğer ülkelerle karşılaştırabilmek için aklıma kazıyacağım. Çok fazla nüfus, az nitelik, para hırsı, geçmişle kopmuş bir bağ, özensiz, öylesine yaşamlar ve sınırsız çevre talanı olmasa iyiydi ülkem, ama bunu görüyor gözlerim. Halimizi, gidişatımızı beğenmesem de evde olma hissi çok değerli ve evin kapısına, sınıra yaklaştıkça bu belirginleşiyor. Son düzlük Meriç’in suyu ve çeltik tarlaları ile inadına yemyeşil. Gümrüğümüz yenilenmiş, pek şık olmuş, işlemler de kolaylaşmış. Motordan inmeden işletiyoruz evrakları. Türk tarafından geçip tampon bölgedeki uzun köprünün üstünden geçiyoruz. Önce Mehmetçik’e selam veriyor, güler yüzlü bir “güle güle” alıyoruz. Hemen ötesinde Yunan askeri. Onunla da bir güzel selamlaşıyoruz. “Aa, asker pos bıyıklıydı, gördün mü?”. Yola gerçekten çıktığımızı o köprünün üzerinde kavrıyorum.

Dedeağaç’ta hemen bir tanıdığın lokantasına geçiyoruz. Burası sokak içinde güzel bir aile işletmesi. Ailenin gelini İzmir’li. Meze tabakları üst üste dizilip uzomuza buz koyarken artık inanamadığım şey sabah işte olmam. Bazen bir gün ne kadar uzun ve dolu olabiliyor!

6 Haziran Cuma – Dedeağaç’tan Üsküp’e 630km

Gözlerimi yabancı bir odaya açıyorum. Kulak tıkaçlarıma rağmen Atilla abinin horlamasını duyabiliyorum. Diğer yanda Levent. Hatırlıyorum şimdi, otelde yeterince boş oda olmayınca hanımlarla beyler ayrılıp, koğuş oda yapmıştık. Grubun sevimsizi, “şu saatte teker dönsün, bu yoldan gidilsin” diyeni ben olduğumdan hareketleniyorum. On kişinin toparlanıp harekete geçmesi kolay değil ama bizim grup tecrübeli, saatinde yollanıyoruz Batı’ya doğru. Kahvaltı, biraz yol aldıktan sonra yapılacak. Otoyolun iki kenarına ekilmiş zakkumların pembesi bir harika. İskeçe’ye (Xanthi) yakın bir yol kenarı lokantasında çeşitli börek ve çay buluyoruz. Alman kamyonunun Türk şöförü sabah sabah iştahla paça çorbasını içiyor. Kavala’yı tepesinden geçen, otoyolların en virajlısında sırıtmamak elde değil. Otoyolda benzinci yok buralarda. Mecburen ara yola çıkıp bir benzinci buluyoruz. Bu arada sabahtan beri bizi izleyen kara bulut arayı kapıyor. Bulut tekrar geçilene kadar bizi bir güzel yıkıyor.

Selanik’e yaklaşırken yine büyük şehir hissiyatı çekici değil. İstikamet Makedonya. Yunanistan Makedonya adını kendi tapulu malı olarak görüyor ve Makedonya ülkesinin adını tanımıyor. Böyle desteksiz bir inadın kendilerine ne faydası var bilmiyorum ama bize zorluk olarak döndüğü ortada. Selanik havaalanının adını Makedonya koymuşlar ve koca tabelalara, “havaalanı” eki olmaksızın yazmışlar. Sadece ufacık bir uçak sembolü var, anlayan anlar! Bu inatlaşmayı bilmeyen ülke yerine havaalanına varıyor. Kavşaklarda ufacık tabelalarda ve son anda Skopje (Üsküp) yazıyor, biz onları takip ediyoruz. Son sapakta onu bile yazmamışlar, bir hayırsever sprey boyayla alta eklemiş.

Makedonya

Nihayet ilk kez görülecek bir ülkenin sınırına geliyoruz. Makedonya gümrüğü rahat. Vize yok. Zaten bu gezide bizden vize isteyen sadece Yunanistan. Etraf biraz bakımsız, kırık dökük. Halden anlamak lazım, kolay değil işleri. Ülkede çoğunluk Arnavutların,  %4 de Türk var deniyor ama bu iki halk da karışmışlar. Arnavutlar  da Türkçe konuşuyor. Böylece çoğunlukla İngilizce yerine anadilimizi kullanabiliyoruz. Türkiye’den gelmiş olmak itibar, iltifat nedeni. Yüzler gülüyor, hak etmediğimiz bir takdir görüyoruz.

Üsküp’e kadar haritada otoyol olarak belirtilen yol dar, asfaltı yer yer bozuk ve trafikli. Ancak doğa Yunanistan’a göre daha yeşil. Dağların, vadilerin manzarası yolu kolaylaştırıyor. Üsküp’e varıyoruz. Şehir girişi biraz eski Sovyet havası vermekte. Sonra camiler bu havayı bozuyor ve bir sokak çarşısında durup yol soruyoruz, “Duvet otel nerededir?”. Yanımıza Orhan geliyor arkadaşlarıyla. Orhan 23-24 yaşlarında oralı bir Türk. Oteli bilmiyor ama bizim için telefonla öğreniyor, sonra Görkem’in arkasına atlayıp bizi götürüyor.

“…Firuze kubbelerle bizim şehrimizdi o; yanlız bizimdi, çehre ve ruhuyla bizdi o”. Yahya Kemal

Üsküp coğrafyası, Balkanlar’da göreceğimiz diğer şehirler gibi. Etrafı dağlık, yeşil. Ortadan mutlaka bir nehir geçiyor ve nehir sadece şehri değil insanları da bölüyor. Vardar nehrinin bir tarafında Arnavut ve Türkler, diğer yanında ise Makedonlar yerleşmiş. Bir yandaki cami minarelerine, karşı taraf tepesine diktiği haç ile sanki karşılık vermeye çalışmış. Sultan II. Murat zamanında yapılmış olan Taş Köprü önemli bir anıt ve Osmanlılığı ile, müslüman yakanın hıristiyan yakaya bir uzantısı gibi duruyor. Orada şehir hemen betonlaşıyor. İş merkezleri, tabelalar, kafeler, meydanlar demode bir modernlik sunuyor. Orhan bizi ısrarla şehrin tek AVM’si Ramstore’a götürmek istiyor. Ona göre bu taraf “Paris” gibi.

Biz kendimizi diğer yakada iyi hissediyoruz. Çarşının ismi Charsya, Çifte Hamam’ınki Chifte Amam, Faik Pasha camii, Saat Kula, Bezisten…Çifte Hamam sanat galerisi olmuş. İçeride gözümüz sanatı tavan işçiliğinde ve mimaride görüyor. Heykel ve resimler kusurumuza bakmasınlar. Muhteşem bir yapı. Üsküp doğumlu Yahya Kemal’in adıyla iyi okullar açılmış. 1963’deki depremde şehir çok yıkılmış ve yüz bin kişi ölmüş. Düşünmesi bile zor. Kaleye çıkıp genel görünümü gördükten sonra Kapan Han’da güzel bir yemek yiyiyoruz.

7 Haziran Cumartesi – Yine yeni bir ülkeye – 180km

Sabah erkenden kalkıp eski çarşıya dalıyoruz. Esnafla Türkçe konuşmak çok zevkli. Herkesin yüzü bize gülüyor. Bir akraba mutlaka bizim orada, ya Beşiktaş’ı ya Fener’i ya Cimbom’u tutmaktalar, politika desen laf çok. Burası bize nasıl da yakın, sıcak. Özlemişim bu havayı. Oysa ben apartman çocuğuyum, kendime ait bu tür anılarım yok. Nasıl olup da özleyebiliyorum bu ortamı?

Bu sabah tekerlekleri bir saat gecikerek çeviriyoruz ama zararı yok. Küçük konvoyumuz, araç trafiğine normalde kapalı olan Taş Köprü üzerinden geçerek başlıyor yolculuğuna. Kosova sınırı yakın. Sınır geçmek ne kolaymış buralarda. Kosova tarafında KFOR askerleri. Her milletten sıkkın, asık suratlı ve oraya ait olmayan aşırı techizatlı savaşçılar. Barışı koruyan savaşçılar! Sınırda görevli Türkçe konuşan bir tercüman yaklaşıyor. Nazik nazik yolumuzu soruyor. Prizren’e doğru geçmeye niyetli olduğumuz, sınıra paralel giden dağ yolu seçimini beğenmiyor. “Yol kötüdür, virajlıdır, dardır” dedikçe bizim daha çok heveslendiğimizi görünce sonunda “güvenli değil” demek zorunda kalıyor. Sırp bölgesiymiş orası, eee yani? Çok ikna olmasak da şimdilik normal yolu seçiyoruz. Trafikli, geliş gidiş yollardan ilerliyoruz. Panzerinin tepesinde makinalı tüfeğine dayanmış bir KFOR askerine yol sormak istiyorum. Bana “yürü” işareti yapıyor hemen. Hay hay da bu yöne mi yüreyeceğim? Onun derdi beni yürütmek, benimkisi yön. İnadı kazanıyorum, yönümü gösteriyor. Sevimsiz KFOR’cu.

Prizren’e girmeden Mamuşka kasabasından geçiyoruz. Burada Türk birliği var. Mehmetcik’le konuşup kasabanın içinden geçerken motorların üstünde Türk bayrağı çıkartmalarını gören tezahürata başlıyor. Mamuşka ve Prizren’in çoğu Türk ama ne Türk! Prizren’in merkezinde yine nehir ve bir taş köprü. Hafif yağmura rağmen etraf kalabalık. Plakayı, bayrağı gören sohbet etmeye başlıyor. Etrafımız kalabalıklaşıyor. İstanbul’dan mı gelmişiz, hem de motorla ha!

Türkçe ilahiler

Prizren’de dolaylı tanıdıklar ile hemen akraba gibi oluyoruz. Esnaf Derneği’nin başkanı Şaip Bey ve eşi İkbal Hanım. İstanbul’da okuyan Elvis ve Barış bize sahip çıkıyorlar. Osmanlı’dan kalma mahalleler, camiler, hamamlar derken yolumuz bir Halveti tekkesinden geçiyor. Ortasında sebili olan huzurlu bir avluya giriyor, sedirde oturan üç temiz yüzlü adamla selamlaşıyoruz. Sağ elinizi kalbinize doğru koyup başınızı eğdiniz mi hemen ve içten bir karşılık alıyorsunuz. Kafasında beyaz keçeden bir takkesi olan görevli bize eski dedelerin türbesini, sonra da zikir yapılan binayı gösteriyor. Burada ilahilerin yazılı olduğu bir kitap ve vurmalı çalgılar var. Şahin, adamları birlikte ilahi söylemeye davet ediyor. Tekkedekiler Arnavut ve Türkçe bilmiyorlar ancak Osmanlı gittikten sonra bile ilahilerini Türkçe söylemeye devam etmişler. Kuran’ı  Arapça okudukları gibi bu ilahileri de Türkçe okuyorlar. Şahin ve beş tekke mensubunun ilahilerini büyük bir zevkle dinliyoruz.

Devam edecek.

Hakan Erman

Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”.  Yunanistan ve Makedonya’dan sonra Kosova, Prizren’deyiz.

8 Haziran Pazar Prizren – Kotor 470km

Dün, yarım günde kendimizi Prizren’li gibi hissetmiştik. Böylece, anne tarafımdan yarım Prizren’li olmam meşruluk kazanmış oldu sanırım. Uzun günümüze erken başlıyoruz. Bugün Kosova’yı güneyden kuzeye, Karadağ’ı da kuzeyden Adriyatik denizine kadar katedeceğiz. Ama önce Şar dağının meşhur esintisine doğru dere boyu bir yürüyüş yapıyoruz. Dönüşte şehir meydanında kol böreği ile kahvaltı yapıp, suyundan bir içenin müptelası olup mutlaka geri geldiği çeşmeden su içiyoruz. Artık yol zamanı.

Haritada Karadağ’a geçen iki yol gözüküyor. İkisi de dağları aşsa da Pec (İpek) şehrinden batıya bağlananı çok daha kıvrımlı ve cazip. Pec’e vardığımızda soruyoruz ama bu yolu bilen çok az. Bilenler de en son Yugoslavya zamanında geçmişler. Nihayet sorduğumuz polisler o yolun sınır kapısı ile birlikte kapatıldığını söylüyorlar. İyi yolların kaderi bu galiba.

Kuzeydeki sınıra doğru ilerlerken yolumuz ileride kapkara bulutların içine doğru yükseliyor. Yağmur ve sis altında, tamamen virajlardan oluşan yolumuz bizi bir dağ geçidindeki Karadağ sınırına ulaştırıyor. Benzin almaktan daha kısa bir sürede diğer taraftayız.

Bu ülkenin isminde neden “dağ” olduğunu görünce daha iyi anlıyorsunuz. Burası hepten dağlık. Ya zirvelerdesiniz, ya çukurda. Bu küçük ülkeyi ütüleyebilseniz Bulgaristan kadar olur herhalde. Yer şekillerine itirazsız uyan yolumuz devamlı kıvrıldığı gibi ya tırmanıyor ya da iniyor. Dik yamaçlardaki çam ağaçları fırça gibi sık. Sanki takıntılı bir ressam aynı mükemmel ağacı binlerce kez çizmiş karşımıza. Açık alanlar fosforlu bir yeşil örtüyle kaplanmış. Seyrek köylerin bazılarında beyaz minareler yükseliyor.

Yemek molasını Rozaje kasabasında veriyoruz. İnşa halinde çift minareli bir cami var burada. Minare rekabeti burada da mı başlamış derken, inşaatı Türkiye’den gelenlerin yaptığını öğreniyoruz. Küçük bir lokantada yemeğimizi beklerken dışarıda bastıran yağmur içeride olmayı cazip hale getiriyor. Lokantacı bizim için Türkçe müzikler çalıyor. Rozaje’de yoğun bir Boşnak nüfus varmış. Üç adamın oturduğu masadakilerden birinin Türkçe’si iyi. İstanbul’u, yolculuğumuzu ve Avrupa Kupası maçlarını konuşuyoruz. Derken, bir sessizliğin üzerine, Türkçe bilmeyenlerden biri bana dönüp, elini sallaya sallaya, yarı şaka, yarı ciddi yüksek sesle bir şeyler söylüyor. Diğeri tercüme ediyor, “Söyle bakalım, bizi burada bırakıp nasıl gittiniz?” demiş. Tereddüt edince, “Osmanlı” diyor adam, “bizi neden bıraktınız? Kitaplarda okumadın mı?”. Balkan savaşından yaklaşık yüz yıl sonra, kırk yaşlarında bir adam karşısına çıkan Türk’ bu hesabı soruyor! Bu nasıl bir yürek yarası, yanlız kalmışlık duygusu ki kuşaktan kuşağa taşınıyor?

Dışarıda merhabalaştığımız, kasketli, düğmeleri kapalı gömleği, ceketi, bastonu, ince bıyık ve mavi gözleriyle oralı dede yanımıza geliyor, oturuyor.  Devamlı anlatıyor ama Boşnakça. Anlaşılma endişesi taşımadan habire anlatıyor. Ailesinin İstanbul’a göçmüş olduklarını, burada yanlız kaldığını anlıyorum bir şekilde. Acele acele anlatıyor. Laf hep İstanbul’a geliyor. Belli ki bize anlatarak hasretini gideriyor. Motorlarımıza binerken iki yaşıt arkadaşıyla birlikte bizi geçiriyorlar. Türkçe konuşmasalar da ayrılana “Allah’a emanet” diyorlar bir ağızdan.

Rozaje’den batıya doğru yol biraz düzgünleşir gibi olunca Berane’den güneye sapıp, kestirme olur gibi gözüken dağ yoluna sapıyoruz. Güzel seçim! Andrijevica’dan sonra yol asfalt ancak tek araç genişliği kadar ve yirmi metre boyunca bile düz gitmiyor. Burada Derya’nın arka lastik patlıyor. Yanımızdaki yedek iç lastik ve takımlarla biraz zahmetle işimizi kendimiz görebiliriz ancak inanılmaz bir rastlantıyla 50 metre geride bir lastik tamircisi var. Lastikçinin müşteri kapmak için çevirdiği bir dolap varsa da biz kanıt göremiyoruz. Lastik tamirini bekleyen ileri grup, yolun kenarında evleri olan aile ile ahbap olmuşlar. Yanlarına vardığımızda hepsi birden evin balkonundan bize el sallıyorlar. Muhteşem bir vadiye bakan bu ev üç çocuklu bir aileyi, nineyi, dedeyi ve hayvanlarını barındırıyor. Ortak bir lisan yine yok ama habire konuşmaktayız. Mutfakta yiyecek, içecek ne varsa masaya taşınıyor. Dişleri olmayan ninenin bakışları sevginin tarifi gibi. Çocuklar rengarenk pozlar veriyorlar. Evin babasının kolundaki dövmeyi soruyorum. Hırvat ordusunda savaşmış, keskin nişancıymış. İçmemiz için ısrar edilen saf alkol kokulu ev yapımı içkileri içsek gece orada kalmamız gerekecek ancak önümüzde Akdeniz’ kadar hala uzun bir yol var.

Kolasin’de dağ yolundan çıkıyoruz. Yukarıdaki tarihi kalenin ismi “Baruthana” kalesiymiş. Ne demek olduğunu biliyorlar mı acaba, yoksa onlar için öylesine bir özel isim mi bu?

Bu kadar dağlık bir ülkede ana yol da mecburen dar bir nehir yatağını izliyor. Eğer otomobilli olsaydık saatlerce bekleyeceğimiz yol inşaatı bölümlerinden geçiyoruz. Araç kuyrukları yer yer bir kilometreyi bulmuş. Burada yol genişletmek demek  düzinelerce tüneli de genişletmek demek olduğundan işleri zor. Podgorica başkent ve biz burada sadece trafik ışıkları için duruyoruz.  Cetinje’ye doğru tekrar yükselirken, günün son ışıklarında etrafı bizim Toros dağlarına benzetiyorum. Cetinje, Kotor arasındaki mesafe, kuş uçuşu sadece 20km kadar. Tabii kuş o kadar yüksekten uçabiliyorsa! Bununla birlikte doğa iki nokta arasına öyle engeller koymuş ki bizim geçmemiz üç buçuk saat sürüyor. Gece vakti, tek bir araçla karşılaşmadığımız bu yolda durmadan 180 derecelik virajlara yatıyoruz. Yol tek araç genişliğinde. Yol sınırı alçak taş duvar ve arkası boşluk. Bir süre sonra Kotor fiyordu gözüküyor. Karanlığa ışıklarla çizilmiş büyük yonca yaprağını tepeden görüyoruz. Akdeniz başka hiçbir yerde karaya böylesine sokulmamış. Bulunduğumuz yerden atacağımız taş denize ulaşır gibi duruyor ancak bizim aşağı inmemiz için bir saat daha viraj dönmemiz gerekiyor.

Kotor inişi “kutsal motosiklet yollarımız” arasındaki yerini aldıktan sonra nihayet deniz seviyesindeyiz. Sur içindeki tarihi meydanda kafeler artık kapatmak üzere ve son servislerini bize yapıyorlar. Vücudumuzda adrenalinin yerini yavaş yavaş yorgunluk alıyor. Atilla abi ve Şahin çevrede bir araştırma yaparak güzel bir otel olan Tianis’i buluyorlar. Tarihi şehre çok yakın bir aile işletmesi. Yarı ev, yarı otel havasında.

Uyumadan önceki son düşüncem “Sabah başka bir ülkede uyanmıştık. Ne yollar aştık, ne insanlarla tanıştık, hepsi aynı günde… inanılmaz!” gibi bir şey oluyor.

9 Haziran Pazartesi – Kotor

Sabah güneşi karşı dağlara, oradan da denize vurup yansıyor. Duvar gibi yükselen dağların arasına deniz bu denli sokulunca ortaya nefis manzaralar çıkıyor. Burayı denizden gezmek lazım aslında.

Kahvaltı sırasında otel sahibi Viladimir’in bir teknesi olduğunu öğreniyoruz. Dar ve trafikli kıyı şeridi yerine denizde olmak çok cazip bir fikir.

BİZİ BİZE GÖTÜREN BALKAN YOLLARI

Üçüncü bölüm:

Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”.  Yunanistan, Makedonya, Kosova ve Karadağ’dan sonra Bosna Hersek, Saraybosna’dayız.

 

11 Haziran Çarşamba. Saraybosna

Saraybosna güzel ve yaralı bir şehir. Görünen yaralar binaların cephelerinde, görünmeyen büyük yaralar ise yüreklerde. Mahalle aralarında, eskiden park olan açıklıklarını şimdi mezarlıklar dolduruyor. Şehir manzarası içindeki bu beyaz adacıklar insana ister istemez hüzün veriyor. 15 yıl önce, soykırımların çağımızda ve Avrupa’da bile yaşanabileceğini gördük. O olaylara coğumuz seyirci, bazılarımız kayıtsız kaldık ama katiller kurbanlarına “pis Türkler” diyerek eziyet etmekteydiler. Yaşananları, 1389 yılındaki Kosova savaşının rövanşı sayıyorlardı. Böyleyken nasıl kendimizi bu kadar ayrı tutabildik, insan hayret ediyor.

Yokuş sokaklar, cumbalı evler, cami ve mezarlıklar o kadar tanıdık ki kendinizi Üsküdar veya Bursa’nın eski sokaklarında dolaşıyor sanabilirsiniz. Bizde bu tür dokular çok daha hızlı tüketildi, burada ise hala canlı. Osmanlı mezar taşları koca sarıkları, ince işlemeleriyle camilerin çevresinde yoğunlar. Küçük bir dükkan vitrinine bakır kahve değirmenleri dizmiş. Dükkan sahibi hanım, buranın kuşaklardır ailesine ait olduğunu, kahve değirmeni yapıp satma sırasının şimdi onda olduğunu anlatıyor. Biz bu anlayış çoktan unutuldu sanıyorduk oysa ki.

Yukarı mahallelerde dolaşırken kale surlarının içinde kurulmuş bir müze keşfediyoruz. Burası eski, merhum cumhurbaşkanı Ali İzzet Begoviç’in anısına kurulmuş. Aynı zamanda savaş gazisi olan rehberimizin anlattıkları hepimize dokunuyor. Ama bunları bilmek ve orada olmak iyi de geliyor. Karmaşık duygular. İzzet Begoviç parçalanan Yugoslavya’da Bosna Hersek’in birliğini korumaya çalışmış. Etnik yapısı bu kadar karışık olan bir coğrafyada bu işin ne kadar zor olduğunu ancak görünce anlayabiliyorsunuz. İzzet Begoviç savaşın sonunu görse de kalıcı barışı görmeye ömrü yetmemiş. Yaşayan birinin bunu görebilmesi ütopya olabilir zaten. Bosna Hersek’de “Sırp Cumhuriyeti” adını almış bölgeler ülke içinde ülke durumunda. Birlik için demokratik bir mücadele veriliyor ama ayrım çok kesin. Soykırımı yapanlarla ona maruz kalanları nasıl birleştirebilirsiniz? Örneğin, Srebrenitza’da BM “gözetiminde” gerçekleşen soykırımı sağır sultan bile bilirken burası bugün “Sırp Cumhuriyeti” sınırları içinde ve etnik olarak “tertemiz”! Bu lokma nasıl yutulur?

Bunlar ağır bilgiler. Dünyada adalet değil güç düzeninin geçerli olduğunu hatırlatıp insanı rahatsız ediyor. Evimizin rahat koltuğunda, elimizde kumanda ile oturup kanaldan kanala gezerken bu tür bilgilerden kaçmak kolay ama Saraybosna’da binlerce yepyeni mezartaşının arasında değil.

Ama hayat burada devam ediyor. Başçarşı’nın bakırcılar sokağından ritmik çekiç sesleri yükseliyor. Bazısı monoton, bazısı ise melodili. Güzelinden Bosna işi bir kahve takımı alıyoruz buradan. İlerideki kapalı çarşının adı Bursa Bezistanı. “Bursa’dan gelen kumaşlar burada satılırmış” diye açıklıyorlar, sanki biz anlamadık isminden. Şimdi şehirin tarihini anlatan bir müzeye dönüştürülmüş. En geniş kısım Osmanlı dönemini anlatıyor. Ne de olsa bu şehri şehir yapan ve dört asır yöneten onlardı. Osmanlı nüfus kayıtları, vakıf defterleri, zarif gündelik eşyalar ilgi çekici.

Çarşıda vitrin bakmak, sokaklarda kaybolmak ve düzenli olarak Türk kahvesi içmek yeter gibi olunca şehrin kendine özgü tramvaylarına atlayıp en uzaktaki istasyona kadar bir yolculuk yapıyoruz. Tramvaydan inip bindiğimiz fayton, dev ağaçların gölgesinde kilometrelerce yol alıp bizi Vrelo Bosne parkına getiriyor. Vrelo Bosne, Bosna nehrinin yerin altından kaynayarak çıktığı noktada kurulmuş, benzersiz bir yer. Su şımarığı dev ağaçların altında uzun süre dolaşıp göllerde oynayan kuşları, çağlayanları seyrediyoruz. Dönüşte faytoncumuz bize sevdalinka şarkıları söylüyor ve bildiği Osmanlı padişahlarının isimlerini sayarak tarih bilgisini kanıtlıyor.

Bu coğrafyada yaşayan müslümanların Osmanlı’ya olan bağını anlamaya başlıyorum. Birlikte yaşadıkları halkların hepsinin birer ülkesi var. Yani Hırvat Hırvatistan’ı, Sırp Sırbistan’ı arkasına almış, hangi devlet içinde yaşarsa yaşasın. Boşnakların arkasında böyle bir ülke yok. Onlar da Osmanlı’nın ruhuna sahip çıkıyorlar. Ne de olsa Türkiye bu mirası reddetmiş durumda. Elbette maçlarda, örneğin Hırvatistan’a atılan en güzel goller Türklerin golleri oluyor, millet coşuyor. O ayrı.

Tam Saraybosna’lı gibi hissetmeye başlayacakken bugün de bitiyor ve yarın tekrar yoldayız. E, tabii o da güzel!

12 Haziran Perşembe. Saraybosna – Travnik – Jajce  150km

Kovaci otelinin kahvaltısına Başçarşı’daki börekçiden kuvvetlice bir takviye yapıyoruz.  Sıcak börek bir anda buhar olurken akıllarda artık yol var. Güler yüzlü, İngilizce bilmeyen ve terlikle dolaşan otelcimiz biraz Türkçe’den anlıyor. “Allah’a emanet” denince ise sevinerek cevap veriyor.

Saraybosna’dan Travnik’e kadar paralı bir otoyol yapılmış. Biz bu hızlı ve düz yola adapte olamıyor, ilk sapaktan çıkıyoruz. Bulduğumuz alternatif yolda virajları tekrar buluyoruz ancak bu kez de trafik yoğunluğu var. Sabahtan beri “geliyorum” diyen yağmur da artık bizimle.  Travnik, dik tepelerin arasında kurulmuş tarihi, küçük bir şehir. Saraybosna eyalet merkezi olduğu halde Osmanlı valileri burada ikamet ederlermiş. O yüzden birçok vali türbesi bulunuyor burada. Kaleyi gezip tepeden birkaç görüntü aldıktan sonra yağmur şiddetleniyor. Su kenarı (elbette) bir lokantaya girdiğimizde ise ortalığı sel götürmekte.  Lokantanın bir duvarında Fatih’in bir fermanının İngilizce ve Türkçe hazırlanmış posteri asılı. Hazırlayan Türkiye Kültür Bakanlığı imiş. Yeni fethedilen Bosna topraklarında yaşayan, müslüman olmayan halka iyi davranılması hakkında ayrıntılı hükümleri var. “Amerika kıtasının keşfinden falanca yıl evvel yürürlüğe konmuş ilk insan hakları beyannamesidir” diye bir de not var altında.

O yağmur altında Jajce’ye varıyoruz. Burası da tarihi bir kasaba. Tarihi yapıları ve surlarının yanında yine her taraftan sular akıyor ve hatta kasabanın merkezinde 21 metreden düşen koca bir şelale var.  Otelimiz şehre yürüş mesafesinde ama sadece doğa manzarası olan bir yerde. Balkonumuzdan seyrettiğimiz gölleri, dağları, bulutları ve yeşilliği hafızaya kazımaya çalışıyoruz.

Jajce’ye varış, aynı zamanda yolculuğumuzun en batı ucuna vardığımız anlamına geliyor.

13 Haziran Cuma. Jajce-Mostar 200km

Sabah kısa bir çevre keşfi yapıyoruz. Bölgede buraya özgü su değirmenleri var. Her yerden çıkan kaynakların çıkışına konan, uzaktan köpek kulubelerine benzeyen bu değirmenler şimdilerde işlevsel olmasalar da korunuyorlar. Mostar’a doğru güneye ilerlerken akarsularla bir an olsun göz temasını kaybetmiyoruz. Adı “su” kelimesinde gelen Bosna’da buna şaşmamak lazım ama, artık kurak olan bir ülkeden gelen bizler bu su bolluğu karşısında hala hayretler içindeyiz.

Tenha, virajlı, bol tünelli ve harika manzaralı bu yol tam bize göre. Naretva nehrini uzun süre takip ediyoruz. Nehir üzerinde yer yer hidroelektrik santralları kurulmuş ama bunların alıştığımız gibi baraj ve gölleri yok. Zaten hızlı ve bol akan nehir tribünden geçiriliyor, tamam. Akan sularla birlikte Mostar’a varıyoruz. Otelimiz belli ama kimse yol aramak istemiyor. Tuttuğumuz taksi beş dakikada bizi Muslibegoviç Evi’ne getiriyor. Burası, şimdilerde otel olarak kullanılan bir Osmanlı konağı. Eski Safranbolu evlerinin çağdaşı olmalı ama kendine özgü bir stili de var. Otelde kalmayanlar içeriyi müze olarak, para karşılığında gezebiliyorlar.

Zırhlarımızdan sıyrılıp şehir kaşifi kostümlerimize bürünüyor ve kendimizi Mostar sokaklarına vuruyoruz. Karşımıza çıkan ilk açıklık yine yeni bir mezarlık. Özenli ve güzel mermer anıtçıkların üzerindeki ay yıldız buralarda müslüman sembolü. Bazı taşların tepesi sarıkla sonlanıyor. Fesle bitenlerini de görmüştük başka yerde. Eski adetleri koruma burada da devam ediyor anlaşılan. Semboller ilginç ancak bu küçük sehirde iki yıl içinde bu kadar çok kayba hayatta kalanlar kim bilir nasıl dayanmış.

Savaşın açtığı yaralar ülkenin her yerinde görülebiliyor ama Mostar’daki izler öyle büyük açılmış ki yıllardır süren yapım ve onarım çalışmalarına rağmen silinmekten uzaklar. Mermi delikleriyle adeta erimiş taş bina ilk defa burada görüyoruz. Dar bir vadide kurulmuş bu şehrin tepelerden yapılan güçlü saldırılara 1425 gün boyunca nasıl dayandığını anlamak güç. Her gün düşen ortalama 329 havan topuna binalar dayanamadı da insanlar nasıl dayandılar? Yogoslavya dağılırken Mostar iki kez savaş görmüş. Önce şehri kuşatan Sırplara karşı Hırvat ve Boşnaklar birlikte karşı koymuşlar, sonra ise birbirleriyle savaşmışlar. Savaş bittiğinde  silahlar susmuş ancak psikolojik savaş bitmemiş. Sınırını Naretva nehrinin belirlediği iki yakada birbirinden kopuk hayatlar yaşanıyor.

Bu şehre ilk kez gelmiş olsanız ve hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile ayaklarınız sizi mutlaka o köprüye yöneltecektir. Köprünün ününü hiç işitmemiş, fotoğrafını görmemiş biri bile onu ilk gördüğü noktada etkisi altına girecek, gözünü ondan alamayacaktır. Köprünün etkileyiciliği konumundan, sadeliğinden ve kusursuz gözükmesinden geliyor olmalı. Tabii tarihi olması ve şehrin kültüründe edindiği yer de görülmeyen etkilerdir mutlaka. Sebep ne olursa olsun, insan üzerinde yarattığı etki, onun bir köprü olmasının ötesinde bir sembol olarak algılanmasına sebep olmuş. Bakış açısına, dünya görüşüne göre anlamı değişen bir sembol. “Farklı halkları bağlayan/ayıran köprü/sınır”, “hoşgörü ve kültür çeşitliliği”, “Osmanlı’nın izi” ya da bana göre en banali olan “doğu ile batının buluştuğu yer”. Artık siz seçin birini ya da yenisini türetin. Bunları düşünürken gözler hep onun üzerinde. İlginçtir, Ağrı dağının da böyle bir etkisi olur insana.

Hava kararırken açlığımızı hatırlıyoruz. Hassaslaşan burunlarımız bizi Ahçıya lokantasından içeri sürüklüyor. Lokantacı aile ile konuşarak anlaşamasak da konsept çok tanıdık: bol kepçe. “Biraz ondan koy, yanına pilav, üstüne şunun suyundan…”

 

14 Haziran Cumartesi. Mostar

Muslibegoviç evinde müşteriden çok misafir gibiyiz. Avlu içine aldığımız motorlarımızı kahvaltıdan sonra yıkıyoruz. Evin sahibi, görünürdeki tek çalışanı ve soyadı Muslibegoviç olan bey, aile yadigarı evinin yapım iznini gururla gösteriyor. İzin, Osmanlı valisi imzalı, süslü bir döküman.  Kilimler, sedirler, siniler ve yer yataklarıyla pek bizden burası.

Sokaklarda yürümeye yine eski şehirden başlıyoruz. Tarihi camileri Türkiye’de biraz kanıksamışızdır, burada gezmek daha anlamlı geliyor. Köprünün doğu yakasındaki taş kulenin içindeki köprü müzesine giriyoruz. Burada anlatılan köprü hikayesi 1566 yılında mimar Hayreddin tarafından inşasıyla başlayıp, 24 metreden buz gibi suya atlama adetiyle, efsane olmuş sporcuların atlayış stilleriyle devam ediyor. Sonra konu kaçınılmaz olarak son savaşa geliyor. Uzun süre saldırılara direnen köprü sonunda Hırvat topçusunun ateşine yenilerek 1993 Kasım’ında yıkılıyor. Yıkım anı filme alınmış. Seyretmek insanı sarsıyor. Ağlamaklı yüzlerle müzeden çıkarken neşeli turist sesleri bizi bugüne getiriyor. 2003 yılında aslına uygun olarak yeniden yapılan köprünün  üzerinde meraklı ziyaretçi kalabalığı ve dalış kulübü mensubu mayolu gençler dolaşıyor. Durduğumuz, oturduğumuz yerleri hep köprü manzaralı seçerek dolaşıyoruz bütün gün. Batı yakasına yaptığımız tur kısa sürüyor, köprü geri çağrıyor her uzaklaştığımızda.

Devam edecek.

Hakan Erman

BİZİ BİZE GÖTÜREN BALKAN YOLLARI

Dördüncü bölüm:

Rotası Yunanistan, Makedonya, Kosova, Karadağ ve Bosna Hersek’den geçen bir Balkan turunda altı motor, 10 kişiyiz. Aylardan ıhlamur kokulu Haziran. Yeni yerleri keşfetmenin bizi şaşırtmasını severiz ya, bu gezide bizi şaşırtan benzerlikler, “bizdenlikler”.  Bosna Hersek’ten dönüş yolunun başındayız.

15-16 Haziran. Mostar – Durmitor 350km

Mostar’daki evimiz Muslibegoviç’den ayrılmak zor geliyor. Yine bir parçamız ayrıldığımız şehirde kalacak. Rotayı iyiden iyiye doğuya çeviriyoruz artık. Uzun yoldan önce Blagay kasabasında önemli bir yeri ziyaret etmeliyiz: Buna nehrinin kaynağındaki tekke. 1466 yılında kurulan bu tekke Balkanlar’da Osmanlı kültürüne kök saldıran önemli yerlerden. Kültür, din ve askeri güç bu gibi tekkelerden yayılmış öncelikle. İngilizce broşür Bektaşileri hem keşiş hem de asker olarak şövalyelere benzetiyor. Tarihi önemi bir yana, bu mütevazi yapı, yüzlerce metrelik bir uçurumun dibinde ve koca bir nehrin çıktığı mağaranın yanıbaşındaki konumuyla daha etkileyici olamazdı herhalde.

Bosna Hersek’ten Karadağ’a geçince dağlar safları sıklaştırıyor hemen. Yollar öyle her yöne uzanamıyor, vadilerin yönü neyse o. Virajlı yolların ardındaki  hedefimiz bu kez bir şehir değil, Unesco Dünya Mirası listesinde yer alan Durmitor Milli Parkı. Bir zamanlar sosyalizimin gururu olarak yapılmış, en son 70’li yıllarda elden geçmiş otelimiz matrak bir yer. KGB ajanı kılıklı ve ifadeli çalışanlar dekoru tamamlıyor. Aslında ne otel ne de içinde bulunduğu küçük Durmitor kasabasında işimiz var. Rehber kitabın “gördüğünüzde kafanızda Carmina Burana’yı çaldırır” dediği o zirvelere doğru yürümeye başlıyoruz. Burası doğanın bir katedrali ve insan yapısı olanlara çok tepeden bakıyor. Güneşi, karlı granit dorukların, ormanların, gölün ve adaların aynı kareye sığdıkları gerçeküstü manzara karşısında batırırken bir gece daha burada kalma kararı kendiliğinden alınıyor.

Ertesi günü işaretli patikalarda yol bularak, gölden göle, tepeden tepeye dolaşarak geçiriyor, temiz hava göz kapaklarımızı ağırlaştırdıkça direnmiyor, çalılara yayılıveriyoruz.

17 – 18 Haziran. Durmitor – Ohri  600km

Karadağ ,Kosova ve Makedonya’yı aynı gün katederek Ohri’ye kadar iniyoruz. Dönüş yolu psikolojisi eve yaklaştıkça sabırsızlık. Zihin bizden önce eve gitmeye meyilli. Onu hemen “şimdi ve buraya” çekiyoruz. Zira burası Balkanların en güzel coğrafyalarından, Bizans kiliseleri, Arnavut kaldırımları, Osmanlı evleri ve tabii meşhur göl manzarası ile Ohri şehri. Meşhur olduğu bu güzellikleri gerçekten de barındırıyor Ohri. Fakat nedense biz beklentimizi küçük bir kasaba bulacağımıza yönelik yapmışız. Oysa ki rehber kitap yazıyor: nüfus 50bin. Kabahat bizde ve belki de bizdeki dinginlik halini yaratan Durmitor Milli Parkı’nda.

Bir tam gün boyunca yokuş sokaklarda göl ve kilise manzaraları seyretmek, bir kilisedeki genç piyanistler yarışmasına şahit olmak ve hatta deniz gibi gözüken gölde yüzmek için bol bol zamanımız oluyor. Bu arada Bizans tarihi kronolojisi ve mimari detaylara girmek, hangi ikonun ne kadar benzersiz olduğunu öğrenmek de mümkün ama biz bugün sakin ve basit güzelliklerin peşindeyiz.

19 – 20 Haziran. Ohri-Kavala-İstanbul 880km

Göl kıyısından 30km’lik bir yolculuk bizi Arnavutluk sınırının hemen berisindeki Sveti Naum manastırına getiriyor. Manastırın güzel kilisesi, güzelim görüntüleri ve berbat sesleriyle tavus kuşları ve Ohri’yi besleyen su kaynağı buradan akılda kalacaklar.

Yunanistan sınırına doğru Galicica Milli Parkında, Prespansko gölüne geçmek üzere virajlı yoldan yükseliyor ve Ohri’yi bir de tepeden görüyoruz. Manastır şehrine giriyoruz girmesine fakat aşırı sıcak keşif hevesimizi bastırıyor. Burayı gelecekteki bir geziye bırakıp Yunanistan sınırına ulaşıyoruz. Sınırdan geçen güleryüzlü bir adam milli takımımızın başarılarından dolayı bizi Türkçe kutladıktan sonra ekliyor “bizler Arnavutuz ama Arnavut, Türk aynı. Hepimiz Osmanlıyız.”

Hava ısındıkça ve deniz kokusu yaklaştıkça Kuzey Ege’nin serin sularında yüzme hayali daha belirgin hale geliyor. Kavala’ya gelmeden sahilde bulduğumuz otel hayalimizi gerçekleştirdiğimiz yer oluyor.

Ertesi günkü son etap kadim şehrimiz İstanbul’da son bulacak.

Atlas dergisinin Ağustos 2005 sayısında Balkanlardaki yüz yıllık sürgün konu edilmişti. Makalenin kapaktaki başlığı “Balkanları bilmiyorsan hiçbir şey bilmiyorsun”du. Geziden önce bu başlığı kim bilir kaç kez okumuştum ancak anlamını kavramam için demek ki okumaktan fazlası, şahitlik de gerekiyormuş.

O halde tekrarlamalı: Balkanları bilmiyorsan hiçbir şey bilmiyorsun!

Hakan Erman

Balkan Gezginleri

Atilla – Nursel Karasu – Honda XL1000 Varadero

Derya Savaş – BMW F800GS

Görkem Özgelen – BMW F650GS Dakar

Hakan – Deniz Erman – KTM 950 Adventure S

Levent – Emine Fırat – BMW R1200GS

Şahin Şair – Saadet Bektaş – BMW R1200GSB

https://www.flickr.com/photos/149309629@N04/37732131546/sizes/l

Bir cevap yazın