10. Türkiye Emok Festivali
 Ana Sayfa
 İletişim
 Duyurular

Adil Atilla Karasu

Nereden çıktı Polonya? Hele ki kimselerin pek bilmediği Ukrayna'nın bir şehri? Neden daha bilindik rotalarda, daha risksiz sürüşler, keşifler değil? Belki de gezgin olmanın temel özelliklerinden biri bu kişisel durumum??Bilinmeyen, gidilmeyen, gidilesi bulunmayan her coğrafya, beni hep çekmiştir yaşamım boyu. Yoldaki olası riskleri görmek, olası maceraları yaşamak, unutulmuş, bilinmeyen topraklardaki insanlarla olabildiğince iletişim kurmak, lezzetlerini tatmak… Her halde yapabileceğim bundan sonraki gezilerin rotaları bu esaslarda çizilecektir diye düşünüyorum… Dönüş yolunda, kenarından geçtiğim ve hiç görmediğim "Turistler için AB fonlarıyla baştan yaratılmış şehir: Prag'ı gezmek, planlamamın içinde olsa dahi hiç içimden gelmedi. Onun yerine, Çek Topraklarındaki şirin bir dağ köyünde geçirdiğim birkaç saatin bana verdiği hazzı anlatamam.

Evet nasıl gelişti bu rota, bu gezi fikri? Öncelikle aylar öncesindeki Bir Hürriyet / Seyahat ekindeki L'viv tanıtımı yazısı fitili ateşleyen ilk kıvılcım oldu. Yazı, henüz turistlerin yoğun ilgisini çekmemiş ve keşfedilmemiş bu şirin kentin mutlak görülmesini salık veriyordu..Haritanın hemen açılması ile, bu şehrin Polonya sınırına epey yakın olduğu fark edildi ve birkaç dakika içinde rota şekillenerek ,belleğimin bir kenarına atıldı.. Böyle bir gezi ile hem bu şehri gezecek, hem fazlası ile ilgi duyduğum Yahudi soykırımının gerçekleştiği topraklarda bu hüznü yaşayacak, hem de, Varşova'da çalışmakta olan Kuzenimin oğlu Yiğit'i ziyaret edecek ve önerileri ile şehri tanıyacaktım. Zaman olarak kabaca Ağustos ayını seçsem de, türlü çeşitli nedenler ile ancak eylül sonunda yola hazır hale gelebildim. Bu defa gezimi yalnız yapmayı düşünüyordum. Zira tasarladığım rota pek bilinen güzergahları içermiyordu. Üstüne üstlük, hiçbir detaylı yol ve konaklama çalışması yapmadan yola çıkmak ve yolda şekillenmek istiyordum. Bu düşüncelerden hareketle, yağışlı ve soğuk kış şartlarını da dikkate alarak hazırladığım eşyalarımı, Varadero'mun üç arka çanta ve bir depo üstü çantasına yükleyerek 22 eylül sabahı yola çıkıyorum. Her türlü yol şartı için yeni edindiğim bir uyku tulumu ve çadırı da, arkaya bağlıyorum. Niyetim, Edirne Dedeağaç'tan Yunanistan'a geçmek, buradan da Bulgaristan'a geçerek ilk durak olarak planladığım Köstence'ye ulaşmak. Bu rotanın bana ait olan ve hiçbir araştırılması yapılmamış, dahiyane (!) mantığı şu: Bulgaristan her türlü pasaporta vize istiyor. Ama Yunanistan yeşil pasaporta vizeyi kaldırmış. Önce Yunanistan'a ve oradan da Bulgaristan'a geçerek Bulgar vizesi by pass edilecek. Sonuçta ikisi de AB ülkesi değil mi? Değilmiş… Daha başlangıçta dahiyane projem suya düşüyor, ve yeniden "yolda şekillenerek", fazladan en az bir 300km. yapmak zorunda kalıyorum..

Edirne'ye sabah dokuz gibi varıyorum ve doğrudan Pazarkule sınır kapısına gidiyorum.

Şansımı denemek babından uluslararası ehliyetimi de yenilememiştim. Zira bundan önceki en az altı çıkışımda, dünya para vererek aldığım uluslar arası ehliyete, Yunan polisi ya hiç bakmamış ya da göz ucu ile bakarak, üzerinde durmamış. Küçük bir kapı olan pazarkule'den hemen geçişim yapılıyor. Yunan polisi bana çok nazik yaklaşıyor. Umutluyum. Böyle bir kişi benim tarihi geçmiş ehliyetimin üzerinde durmaması gerekir. Ehliyeti açıyor, epey bir inceledikten sonra, "tarihinin geçtiğini" bana söylüyor. Ama hala çok umutluyum, zira ehliyeti bir kenara bırakarak pasaport işlemlerine başladı. "Tamam!" diyorum, oldu bu iş. O pasaportumla ilgilenirken, ben de gelişmeyi destekler mahiyette kendimce saçmalamalarda bulunuyorum: Bir dahaki sefere tarihe daha dikkat edeceğimi beyanla teşekkür falan ederken, O da ne? Evrakların hepsini bana iade ederken, bizim Türk kapısını işaret ediyor. Dil dökmelerim fayda etmiyor. Uluslar arası ehliyeti yenilemek için tekrar giriş yapıyorum. İkinci şok: Pazarkule'de Turing yok. Kapıkuleye gitmem gerekiyor. 20 km. Kapıkule'ye gidiyorum. Turing bürosuna varış. Ve üçüncü şok: fotoğraf isteniyor ancak yanıma almamışım. Eskisini sök falan ricaları fayda etmiyor, dışarılarda fotoğraf işi yapan bir dükkan var ama o da tatile gitmiş. Sinirimden ağlayacağım. Terslikler bu kadar üst üste gelebilir. Neyse başka bir bürodaki bir genç bana yardımcı oluyor, pasaportumdan tarayarak çıkardığı fotoları kaptığım gibi yeniden Turing'e gidiyorum. 150 TL ödeyerek ehliyetimi alıyor ve tekrar Pazarkule'ye dönüyorum. Neyse ki buradaki polis ikinci bir 15 TL harç almadan eski pulla işlem yaparak beni gönderiyor. Bu arada tam iki saat kaybetmişim. Yunan polisi bu sefer işlemleri yapıyor. Bulgaristan'a geçmek istediğimi söylediğimde, vizesiz Bulgaristan'a giremeyeceğimi söylese de ben yine de şansımı deneyeceğim. Yaklaşık 40 km. sürerek Bulgaristan sınırına ulaşıyorum. Buradaki Yunan polisi de Bulgar vizem olmadığını söyleyerek oldukça moralimi bozuyor ama denemeye kararlıyım. Bulgar polisi Türkçe biliyor. Hiç vize mize baktığı yok. Motorun kaydını falan yapıyor, çok mutluyum, galiba geçeceğim. En sonunda pasaport sayfalarında gezinerek, belli ki vize arıyor. Ve tatlı Trakya şivesi ile vurucu cümleyi yapıştırıyor.: "Yoktur be senin vizeciğin?"… Eyvah eyvah!.. ne yapacağım şimdi? Uzun ısrarlar, sadece transit geçeceğim, en fazla 5 saat sonra çıkacağım falan gibi cümleler sonucunda, içerideki şef ile konuşmaya gidiyor. Bana da "Bekleyesin bakalım birazcık." diyor. Ama sonuç olumsuz. ne yaptıysam Bulgaristan'a giremiyorum. Bu benim moralimi çok bozuyor. Bütün planlama alt üst oldu. Bütün olumsuzluk ve aksiliklerin daha başlangıçta karşıma dikilmesi kolumu kanadımı kırıyor. Edirne Bulgaristan konsolosluğunu vize için aradığımda, "bugün bayramları olduğunu, vize için yarım başvuru kabul ettiklerini" söylemesi son nokta oluyor. Sanki gizli bir güç benim Bulgaristan üzeri gitmemi engelliyor. Çaresiz en az üç saat kayıpla, Selanik üzerinden gitmek üzere kontak açıyorum.

En az on geçiş yaptığım bu benim için sıkıcı rotayı tamamlayarak , Gece 21 gibi Makedonya'nın başkenti Üsküp'e varıyorum.. Bu arada 200 TL ye yeni edindiğim ve Yazıcıoğlu pasajından da tüm Avrupa ülkelerinin haritalarını yüklettiğim Piranha Diablo navigasyon cihazı ile ilk defa bu gezide tanışıyorum.. İleriki günlerde koca koca Avrupa şehirlerinde, sanki İstanbul'da geziyormuşum gibi bana stresten uzak ve keyifle yol gösteren böyle bir cihazı edinmekte neden bu kadar geç kaldığımı kendime sorguluyorum..Şehir içinde kaybolmak derdine son veren bu cihazın,konusu gezmek olan herkes için gerekli olduğuna inanıyorum.. Bu arada navigasyon cihazı Üsküp şehir içini göstermiyor.. Bu, ileride L'viv şehir içinde de başıma gelecek..Zira bu ülkeler şehir içi haritalarını henüz geliştirip yayınlamamışlar..Sonuçta Üsküp Kaleiçi mevkiinde bir Türk oteline yerleşiyorum..

Hemen çarşı içine dalarak , duman dumana satış yapan bir Rumeli köftecisinde karnımı doyurarak günü bitiriyorum..

23 Salı sabahı erken sayılabilecek bir saatte yola koyuluyorum.. Daha hala kendime çok kızgınım..Şu Bulgar vizesi işini doğru dürüst soruşturmadan yola çıkıp , üstelik bana hiçte cazip gelmeyen , çokça geçtiğim bu güzergahta fazladan en az 300 km. yol yapmak.. Bu nedenle bugün oldukça uzun bir sürüş deneyeceğim.. Hedef L'viv şehri..Kısa bir sürüşle Sırbistan sınırına dayanıyorum.. Sırbistan ile de vizeler çok yakın bir tarihte kalktı ve ben yolda kendi kendime: "Atilla, ister misin sendeki bu şanssızlıkla, Sırbistan henüz uygulamaya geçmemiş olsun.?" Sorgulamaları ile ve pek bir çekinerekten Sırp polise pasaport ve motorun sigortasını uzatıyorum.. Hiç sorgulamadan girişimi yapıyor ve derin bir oh çekerek yola devam ediyorum.. Yol Nis'e kadar pek iyi olmamakla birlikte idare ediyor..Ancak hava pek bir soğudu ve ben kışlık olarak yanıma aldıklarımın büyük çoğunluğunu giyerek Nis'e ulaşıyorum.. Kısa bir şehir gezisi niyetindeyim.. Nis tarihte , Sırp isyanlarının kanlı bir biçimde bastırıldığı şehir.. Şimdilerde bir üniversite kenti.. Niş'in en önemli turistik yerlerinden "Skull tower"-kafatası kulesi.. Sırp isyanını bastıran Osmanlıların kestiği kafalardan oluşturduğu bir kule ve gerçekten insanın tüyleri ürperiyor. Nis'ten itibaren yol mükemmel bir şekil alıyor.. Zira Avrupa otoyolu bu şehirden başlamakta.. O nedenle Belgrad fazla uzun sürmüyor.. Belgrad ve esasta bütün Sırbistan ,tümüyle birbuçuk veya iki katlı , dik çatılı tipik evlerden müteşekkil..

Rusların, zamanında tüm hüküm sürdükleri şehirlere illa ki bir veya iki adet inşa ettiği çoğunluğu şekilsiz, çirkin devasa binalardan burada da bir adet mevcut..

  Zaten şehirdeki tek hatırı sayılır yüksek yapı.. Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği noktada yer alan Belgrad, tarih boyunca birçok kez yıkılıp tekrar inşa edilmiş ve çok sayıda uygarlığa ve ulusa ev sahipliği yapmış.. Şehirde, Eski Saray (the Old Palace), Belgrad Kent Meclisi'ne ev sahipliği yapmakta.. 1882 ile 1884 yılları arasında inşa edilen bu yapı, Türk dönemine ait muhteşem oyma tavanlarıyla dikkatleri çekiyor.Bunun yanı sıra Belgrad bir çok tarihi izleri bünyesinde barındırıyor.

Şehir 65 adet geniş parkı, Tuna ve Sava nehirleri üzerinde bulunan 16 tane adası ile yeşillikler içinde bir cennet.. Başlı başına gezilesi bir şehir olan Belgrad'dan biraz da İstanbul'u aratan muhteşem trafiği yüzünden zorlukla ayrılıyorum..

Yeni istikametim, Romanya sınırını geçerek, Ülkenin batısı boyunca kuzeye çıkan E671 numaralı karayoluna çıkmak. Romanya'nın Moravita sınır kapısında işlemler uzun sürmüyor.. Ancak,Timişşoara-Arad-Oradea isimli Romen kentleri boyunca uzanan yol, bir TIR yolu ve korkunç kalabalık. Tek gidiş geliş olan yüzlerce km. lik bu yolda ve tüm yol boyunca 1-2 km. aralıklarla, menfez ve köprü ayağı tamiratları başlatılmış.. Bu bölümlere uygulanan geçici sinyalizasyon sistemleri , sıra ile geçişleri sağlıyor.. Nasıl bir iş bilmezliktir anlatamam.. Bu inşaatları bölgesel olarak yapıp bitirerek ilerleseler, trafik hiç te bu kadar sıkışmayacak.. Esasen,bir motosiklet sürücüsü olarak beni fazla etkilemese de sinir bozucu bir durum. İlk varış noktası Timişoara. Bu şehir Batı Romanya'nın en büyük şehirlerinden.

 

İlginç bir özelliği var: Dünyada New York'tan sonra ikinci, Avrupa'da ilk, sokakları genel aydınlatma ile aydınlatılan şehir imiş. Şehir bir bütün olarak çok güzel ve bir çok tarihi izleri saklıyor.

 

Bükreş'in, dağınıklığı sevimsizliği bu şehirde kesinlikle yok.. Bu şehir de bence başlı başına gezilip keşfedilmesi gereken bir yer..Bütünü ile kültürel faaliyetleri, tarihi dokusu ve canlı gece yaşamı ile keşfedilmesi, yaşanması gereken bir kent izlenimini alıyorum..

 

Bu şehirdeki kısa gezintiden sonra, Macaristan sınırına yakın bir konumdaki yoluma devam ederek Arad'a geliyorum.

Hem önceki Timişoara hem de Arad , yapıları,genel görünümü düzenleri ile daha Avrupa'lı kentler görünümündeler. Fazla zaman kaybetmeden Yola devam ederek, havayı pek karartmadan,Kuzey batıdaki Romen kenti Satu Mare'ye ulaşmak ve devamında hemen kuzeyindeki sınır kapısından Ukrayna'ya giriş yapmak niyetindeyim. Arad kentinde, navigasyonumu L'viv kent merkezine ayarlıyor ve yola çıkıyorum.Y olda Geçeceğim son kent Oredea var. Burası da yapıları ve genel görünümü ile sanki daha bir Macar kenti gibi...

Kısa bir kent turu ile yola yine devam ediyorum. Yaklaşık bir saat sürüşten sonra navigasyon cihazı, bana L'viv için daha kısa ve daha hızlı bir rota öneriyor. Hemen teklifine uyarak, Valea Lui Mihai kapısına, batıya yöneliyorum. Burası Macaristan sınırına çok yakın mesafe. Kısa bir sürüş ile kapıya geliyorum. Sınırda iki tane görevli var biri kadın biri erkek. Üniformaları tamamen farklı. bir odanın içinde oturmuşlar, arada bir gelen araçların işlemlerini yapıyorlar. Ben Birini Romen polis diğerini de gümrük görevlisi olarak düşünürken, Kadın olanın Macar polisi olduğunu sonradan öğreniyorum. Ve böylece ilk defa birbiri ile iç içe geçmiş bir küçük bina içinde faaliyetini sürdüren iki ülke sınır kapısı görmüş oluyorum. Yan yana oturmuşlar, işlerini yapıyorlar. Romen polis çıkışımı hemen yapsa da, Kadın Macar polis muhtemelen ilk defa gördüğü TC pasaportunu bayağı bir inceliyor. Daha sonra Romen polisi ile kendi dilleri ile bayağı bir konuşuyorlar. Sonunda, Romen polis, bunun bir hususi pasaport olduğunu, ve vize gerekmeyeceğini izahla Macar kadın polisi ikna ediyor. Ama hayır. Macar kadın polisi, "Eğer ben bir asker olarak yeşil pasaport sahibi isem, nasıl olur da emekli iken de bu pasaportu kullanırım???" noktasına takılmış vaziyette. Bu noktada da benim ikna çalışmalarım devreye giriyor. Zor bela Bu pasaportun bana, yaşamım süresince tahsis edildiğini anlatmam sonucu, ikna oluyor ve Macaristan'a giriyorum. Navigasyonun aklını seveyim. hiç düşünmüyorken, çift şeritli düzgün ve daha kısa bir yolda kendimi buluyorum. Navigasyon beni, Nyradony üzerinden Muhtemelen Berehove sınır kapısına yönlendiriyor. Çok şirin küçük yerleşimleri geçerken, hızla hava kararıyor, yol ıssızlaşıyor, rakım yükselmeye başlıyor ve etkili bir sisin devamında esaslı bir kış soğuğu bastırıyor. O zifiri karanlıkta ve bitmek bilmeyen esaslı bir soğukta sınıra ulaşıyorum.

Birkaç dakikada Macaristan çıkışı tamam ama, Ukrayna tarafında felaket bir izdiham, yığılma ve sağa sola koşturanlar bana burada işlerin biraz zor olacağının habercisi… Tipik bir Rus görevli gelip bana Ukraynaca bir sürü şey soruyor, bir tek motorun markasını anlıyor ve söylüyorum. diğerlerinin de motorla ilgili sorular olabileceğini düşünerek ruhsatı çıkarıyor, plakayı motor numarasını falan okutuyorum oradan. İş tutuyor. Doğru tahmin. Ne istediğini anlamasam orada birbirimize gireceğiz, ve muhtemel beni kovalayacak. Zaten bela tipli biri. Adam plakaya dahi arkaya geçip bakacağına bana soruyor üstelik kendi dilinde. Neyse elime bir kağıt tutuşturuyor ve kağıdı alıp araçların en önüne geçiyorum.. Burada çok özel bilgi vereyim, yurt dışına motoru ile çıkanlar hangi ülkede olursa olsun çekingenlik yapıp araç sırasına filan girmesinler.. kendinizden gayet emin bir şekilde yandan yolunu bulup en öne geçin.. Zira motosiklete geniş bir hoşgörü var. En azından sizi geri çevirip sıraya falan sokturmuyorlar. Sonunda Ukrayna polis bankosu önüne geliyorum. Burada bütün görevliler kadın. İki tane kadın polis olabildiğince sempati ile bana bakıyorlar. "Ohh!.." diyorum. "Korktuğum kadar olmayacak her halde. Bunlarla işi rahat bitiririz!..."….. (Çok özürlerimle..) Nah bitirsin Atilla!!.. Burasının hala bir Rus bağımlısı ülke olduğunu, burada işlerin bitirmek için değil, yokuşa sürmek için uygulandığını nasıl unutursun?? Bankonun önüne gelip, evraklarımı bu iki sempatik(!) kadın polise teslim ediyorum. Teslim etmemden sonra tam tamına rakamla 2,5 yazı ile ikibuçuk saat yapılan işlemler: (zamanlar kesinlikle abartmasız, gerçek zamanlardır.)

  1. 10 dk. Pasaport, ruhsat, yeşil sigorta ve vs.. nin incelenmesi. Özellikle pasaportun fotoğraf bölümündeki strech kaplamaya yoğunlaşma.

  2. 20 dk. sadece pasaport fotoğrafı ile ilgili aralarında konuşmalar. Fotoğrafın 10 kere falan ışığa tutulması. Strech yapıştırmanın üzerinde sürekli elle temas.

  3. 40 dk. Kapıda görevli ne kadar polis varsa affedersiniz göt kadar kabine davet edilmesi. Pasaportun fotoğraflı sayfasının her biri tarafından en az beş kere falan ışığa tutulması, foto üzerine el sürtmeler. Ara sıra bana bakmalar. (Bende tatlı, sevecen bir gülücük, sürekli suratta asılı...)

  4. 30 dk. ne kadar polis varsa, bizim kadınlar da dahil ortadan kaybolma faslı, işlemlerin durması, dışarıdaki araç sırasının uzadıkça uzaması, herkesin bana krem şokellaya bakar gibi bakması. (Yok !.. pasaport falan elimde olsa; Pardon!!. deyip geri döneceğim. O noktaya geldim.)

  5. Sonunda bizim kadın polislerle birlikte bol rütbeli, nişanlı, iri kıyım bir üniformalının bankoya gelmesi. (Her halde genelkurmay başkanları ya da polis genel komutanlarıydı..:))) Benim pasaportu almasıyla birlikte 20 dk. pasaportun fotoğrafına bakma , fotoğrafı sürekli elleme, ışığa tutma faaliyeti, en az 15 er kere. Ara sıra bana bakmalar. Bende tatlı gülücük, sürekli sevecen bakışlar, mutlu olma halleri…

  6. Kapıda ne kadar polis varsa tekrar yukarıda tarifi yapılmış ebattaki kabine davet edilmesi. 15 dk. fotoğrafımın tekrar tekrar herkes tarafından ellenmesi, ışığa tutulması, bitmek tükenmek bilmeyen istişareler, bilgisayara bakmalar, pasaporta tekrar tekrar bakmalar... Sonra topluca bana bakmalar. Bende tatlı gülücük, sevecen bakışlar, neredeyse mutluluk gözyaşları...

  7. Sonunda benimle Ukraynaca dialog. Aman Allahım!.. Ben iki saattir her dilde konuşmaya hazırım!..(Coşarım… Tüm engelleri aşarım!!...) Fotoğraflı başka kimliğin var mı diye soruyorlar. Olmaz mııı?. Alın size TC kimlik kartı. Ehliyet kartı. TSK tanıtım kartı. Emekli sandığı kartı. OYAK tanıtım kartı. Bir Dakka!! Çantada da EMOK tanıtım kartı var. Hepsini yığdım önlerine!.. Evet. Nihayet son 15 dakika verdiğim tüm kartların fotoğraf bölmelerine sürekli ve defalarca el teması, şaka gibi ama iki tane salağın ehliyeti ve TSK kimliğimi ışığa tutması… Sonra da salaklıklarını gören oldu mu diye etrafa bakınmaları. (Ben tabii ki görmedim!..) Bütün kartların bana iadesi ve tekrar pasaporta bakma faslı. Bu sefer fotoğraf sayfasını sürekli ışığa tutmalar... Veeeee... Müthiş final... Son 15 dk.lık zaman diliminin sonunda Genelkurmay başkanının benimle dialogu: Bir elinde benim pasaportun fotoğraflı sayfası. Bana göstererek soruyor: "Kim bu adam?" Bende diyorum ki saf saf: Beeen!... Yok hayır!.. Fotoğraf değil. Işığa tutunca gözüken kim??... Allah Allah!!!... Işığa tutunca biri mi gözüküyormuş??... Bir yaşıma daha girdim. Alıp pasaportun fotoğraflı sayfasını ışığa tutuyorum… Aman Allahım!!... Burada biri var!!!... Ama Bu ben değilim!... Eee bu Atatürk falan da değil??? Acaba İsmet İnönü mü?? Yuh ulan ne alaka?? Adamın kemikleri bile kalmadı… Peki Kim ulan bu??? Kim koydu bunu buraya??? Sanki iri gözlüklü bir herif silüeti bana bakıyor. Bu arada da herkes benim ağzıma bakıyor.. İçlerinden " tamam yakaladık herifi!.." diyolardır kesin. Neyse ne diyeyim bilmiyorum. tutuldum kaldım.. neredeyse kendimden şüpheye düşeceğim.. Zaten herkes konuşuyor kimse kimseyi doğru dürüst anlamıyor. Biraz işaret biraz İngilizce biraz tarzanca olarak "bu şekillerin buraya TC devletince konulduğunu, maksadının pasaportun taklit edilmemesi olduğunu, bir insan fotoğrafı olmadığını ve her pasaportta farklı uygulandığını falan anlatmaya çalışıyorum.. Sonuçta, büyük şef her halde inanıyor ve insafa geliyor.... Kadın polislere bir şeyler söyleyip gidiyor. Kadın polisler önüme kocaman bir kağıt koyuyorlar ve birde kalem veriyorlar.. Ve imza atmamı söylüyorlar. Pasaporttaki imza ile karşılaştıracaklar. Kalemi elime alıyorum, ama imza ne mümkün. İmzamı unutmuşum. Birşeyler karalıyorum ama ne alaka.. Neyse ilahi bir güç bana yardımcı oluyor, bilincim yerine geliyor ve kağıdın her tarafına en az 10 tane imza atıyorum.. Sonuçta Kadın polisler iyice emin olmak üzere, son bir defa daha fotoğrafımı elliyorlar, ışığa tutuyorlar ve bana bakıyorlar..O kadar ellenen fotoğrafım değil de ben olsaydım, sadece tercihimi değil her halde cinsiyet de değiştirirdim..:) Benim yüzümdeki bitmek tükenmek bilmeyen ve durmaktan iyice genişleyen gülücüğüm ve mutlu bakışlarım eşliğinde pasaportumun giriş bölümüne yüce mühürlerini basıyorlar ve bana teslim ediyorlar. Evraklarımı büyük bir mutlulukla alarak çantama koyuyorum.. saatin gece yarısı olmasını hiç umursamadan dondurucu soğuktan korunmak için sıkıca giyiniyorum. Harekete hazırım. Tam motoruma binecekken… O da ne????.. Benim meşhur kadın polislerim, kabinlerinden çıkmış, hızlı adımlarla yanıma geliyorlar. Eyvah..Eyvah!!!.. Çilem bitmedi… Benden pasaportumu tekrar istiyorlar. Haydi tekrardan eldiven meldiven, olabildiğince hafifliyoruz, çantamı açıyor pasaportumu veriyorum. İnanmayacaksınız ama bir gram abartma yok. Hem vallahi hem billahi tekrar ve büyük bir heyecanla nereye bakacaklar dersiniz? Evet bildiniz. Fotoğrafıma. Fotoğraf üzerindeki strech kapamaya ve tabii ki ışıkta görülen o silüete…. Pasaportumu verip, bütün şirinlikleri ile güle güle diyorlar ve görevlerine dönüyorlar.

Pasaportumu alıyorum.. O soğukta eldivenimi dahi giymeden bir an önce fırlayıp gidiyorum.. O hızla kısmen yerleşimler olan sınır bölgesinden olabildiğince uzaklara, bilinmez karanlıklara sürüyorum..

Devamı 2. bölümde....                                                                                                A. Atilla Karasu
Bu sayfa 12959 kez görüntülenmiştir.