10. Türkiye Emok Festivali
 Ana Sayfa
 İletişim
 Duyurular

Adil Atilla KARASU

ACARİSTAN ÖZERK CUMHURİYETİ-GÜRCİSTAN VE ARDAHAN-KARS YAYLALARI GEZİ NOTLARI

GEZİ TARİHİ : 25 temmuz 2010-03 ağustos 2010

GÜZERGAH: İSTANBUL - ANKARA - SİVAS - ERZİNCAN - ERZURUM - ARTVİN - HOPA - BATUM - TİFLİS - POSOF - DAMAL - HANAK'tan yoldan çıkış: Kurtkale yaylası - Akkiraz - Öncül - Aktaş - Kenarbel kayıp köyleri - ÇILDIR - Doğruyol köyü yaylası - ARPAÇAY - KARS... KARS-İSTANBUL DOĞU EKSPRESİ...


Gezginler, gerçekleştirdikleri gezilerini anlattıkları, ismi ister gezi notu, ister gezi raporu olan yazıları ne için yazarlar? Bence, aynı geziyi düşünen, düşleyen, tasarlayan, günün birinde yapmayı şiddetle arzulayan ve bu geziyi gerçekleştirebilmenin özlemleri ile yanıp tutuşan gezgin ruhunu açığa çıkarabilmiş veya hala içinde bir yerlerde sakladıkları gezgin olmak isteklerini gerçekleştirmeyi bekleyen insanların tabii ki bir anlamda işlerini kolaylaştırmak, bilgilendirmek ve en önemlisi de cesaretlendirmek... Her ne kadar görünen yüz bu ise de gezgin, gezi notları yazarak çok deneyimler kazandığı, bir çok yabancı coğrafyada müthiş lezzetler yakaladığı, hele ki benim gibi motosikletin verdiği tanımsız özgürlük duygusunu doyumsuzca yaşadığı, ama sonuçta iyi kötü her zaman diliminin bir şekilde sonuçlanması gerçeğine inat, yaşadığı tüm güzelliklerin coşkusunu bilincinde tekrar yaşatmayı amaçlar. Hele ki, yazısına konu gezi, gerçekten aksaksız ve eksiksiz, unutulamaz güzelliklerle, edinilmiş dostluklarla muhteşem bir finale vardı ise, yazmak, bir anlamda gezgine bu geziyi tekrarlatır. Ben de, fiilen biten gezimin finalinde, motosikletimi bir şekilde Doğu Ekspresi'nin furgon vagonuna yükledikten sonra, gerçekleşmekte olan şaşırtıcı güzellikteki uzun tren yolculuğum esnasında, bir haftalık yorucu ama zevkli, şaşırtıcı ve çok olumlu gezimi tekrar yaşamak üzere, bilgisayarımın başına oturuyorum...

Her şey, yaklaşık bir ay kadar önce başlıyor: Batum'da 28-30 temmuz tarihlerinde ilk defa organize edilen bir motosiklet festivaline gidilmesi fikri... Her ne kadar benim için Gürcistan bütünü ile gezilmesi, keşfedilmesi gereken ülkelerin başında geliyorsa da, yolun, gerçek anlamda uzun oluşu, oldukça sıcak bir zaman diliminde, üstelik hiç te cazip gelmeyen uzun otoyol gidişleri içermesi, zaten zamanında çokça tekrarlanmış Anadolu'nun hem gidişte hem dönüşte boydan boya geçilmesi gerçeği ve son olarak ta, her ne kadar motosiklet sevgim sonsuz ise de, 2-3 günlük statik motosiklet festivallerinin benim için sıkıcı bir yapı içermesi, başlangıçta bu geziye biraz sessiz kalmama yol açıyor. Ancak, günler yaklaştıkça hem epeydir yapamadığım uzun bir geziye açlığım ve oluşturulan gezi gurubunun uyumu, 25 temmuz pazar günü akşam saatlerinde Ankara istikametine kontak açmama neden oluyor.. Varadero'm, yeni bakımdan çıkmış ve her zaman olduğu gibi sorunsuz...

Gezi sonunda da, Kars-Ardahan yaylalarındaki, tarafımdan uygulanan onlarca işkence testini de sesini hiç çıkarmadan uygulayarak ve beni hiç yanıltmayarak hiç bir zaman kaybetmediğim güvenimi de pekiştiriyor. Sayesinde, ne Türkiye'de ne de gittiğimiz ülkelerdeki Honda servislerinin yeri, adresleri benim için hiç gerekli olmuyor... Neyse... Bu kadar reklam yeter...

Sıcak bir yaz günü akşamının fazla da rahatsız etmeyen hava koşullarında Ankara'ya dört saatte varıyorum. Bir sonraki gün yol gurubumuzla buluşarak, Erzincan varış planlamalı yolumuza çıkıyoruz. Çıkışımız biraz öğle saatlerine rastladığından, sıcaklık epey gücümüzü kırıyor. İlk olarak Yozgat ilinde mola veriyoruz. Şehir içinde, çamlık mevkiinde, şehri kuş bakışı gören Bizim Ev restoranda oldukça iyi bir yemek yiyiyoruz..


  Restoranda içki servisi yok. Garsonu çağırıp soruyorum: Böyle güzel bir restoranda ve bölgede, üstelik meskun olmayan bir ormanın yanında yani tam da akşamları bir-iki içki alınabilecek yerde içki yok.. Peki bu şehirde hiç mi içki içen yok? İnsanlar bu ihtiyaçlarını nasıl gideriyorlar? diyorum.. O da diyor ki: Olmaz mı? Tabii ki var. Mecburen Ankara'ya gidiyorlar??... Aman Allah'ım!!. Nasıl ve neden bu hallere geldik?? Şaşırıp kalıyorum... Saat 15.00 gibi Yozgat'tan çıkıyoruz..
Haliyle Erzincan'a epey yol var.. Bu gerçek nedeniyle yolda gazlar epey bir açılıyor.. 170-180 li kilometrelere alışık olmayan motorumun arka çanta reflektöründen biri, rüzgarın etkisi ile kopmuş gitmiş, öbürünün de gitmek üzere olduğunu bir sonraki sabah görerek bir vida ile iyice sabitliyorum. Havanın kararmasıyla Erzincan'a giriyoruz. Yorgunluk had safhada. 27 si sabahı yol arkadaşlarımın sanayideki bir kaç gereksinimleri hallediyorlar. İstikamet Erzurum... Ve takiben de Tekman ilçesindeki bir dostumuzun, çok kıymetli kırmızı benekli alabalık ziyafeti davetine icabet edeceğiz. Erzurum'a öğle saatlerinde varıyoruz. Bu gün gezimizin yegane aksilikler günü. Yolda, sağdaki küçücük radar tabelasını ve karşıdan gelen bir sürücünün ısrarlı far ikazlarını fark etmeyen diğer arkadaşlarımız, 270 şer TL.lik cezayı ve puan kayıplarını, o kadar dil dökmemize rağmen kabullenmek zorunda kalıyorlar. Şehir içinde de yol sorma hengamesi sırasında, engelli bir sürücü, arkadaşımızın yan çantasına çarparak, bağlantı parçasının kırılmasına yol açıyor. Onlar, tutanaklarını hazırlarken biz de çantayı bir şekilde, yerine sabitlemeye çalışıyoruz. Tekman'a iki yol var. Birincisi Palandöken dağından giden toprak ve bol virajlı yol. Bu yol 40 km. Esas yol biraz dolaşarak gidiyor ve biraz(!) dolaştığı için 180 km. Tabii ki öncelikle Palandöken'e yükleniyoruz.. Yakın zamandaki sel nedeni ile her biri en az portakal büyüklüğündeki taşları iyice yerinden oynamış en az %12-13 lük eğim, daha başlangıçta pat diye karşımıza çıkıyor. Dursan durulmaz. hiç sevmediğim, ürktüğüm bir felaketle karşı karşıyayım. Endurocunun "Korkma, ver gazı!" prensibinin zoraki bir uygulama alanı.. Durmanın çok daha büyük felakete yol açacağını görerek hızlı karar veriyorum.. Vitesi bire alarak, alabildiğince gazlıyorum. Evet. Bu oynak taşlar ve yarıklarla kaplı dik rampadan, benimle birlikte toplam 500kg. civarındaki iki tekerlekli kütleyi çıkarmayı başarıyorum. Korkunç bir stres altında sağladığım bu başarı, üç-beş gün sonra, Ardahan-Kars yaylalarındaki çok daha zor parkurların özgüvenini bana sağlıyor. Evet, başardım. Artık yol dışı sürüşten o kadar korkmuyorum. Önden giden arkadaşta çıkmayı başarsa da gurubun geri kalanı, bu rampayı aşamıyor. Epey bir gittikten sonra, yolda yalnız kaldığımızı görerek dönüş yapıyoruz  ve 180 km. lik esas yoldan gidiyoruz. Esas yolun son 30-40 km. si de, hıza hiç izin vermeyen, insanın omurga sistemini hırpalayan derin çukurlarla dolu. Epey bir yorgunluk sonunda Tekman'a varıyoruz.
 
Dostlarımızın özenli ikramı, Tekman'ın genç kaymakamı ile sohbet derken, kısıtlı süremizi doldurarak, Erzurum'a dönüşe geçiyoruz.  Erzurum'a varış ve dostlarımızla yemeği müteakip istirahate çekiliyoruz..

28 temmuz sabahı, tükenen zincir yağını yenilemek için sanayi sitesini dört dönüyorum. Bir önceki gün Erzincan'da almamamın pişmanlığı... Sonuçta bir yerde İstanbul fiyatlarının epey üzerinde bularak, hemen kuruyan zincirimi yağlıyorum..Bugünkü hedef, Acaristan Özerk Cumhuriyeti'nin başkenti Batum. Erzurum'dan çıkmamız ile birlikte göreceli doğal güzellikler, bize eşlik etmeye başlıyor. Tortum bölgesinin jeolojik yapısının ilginçliği, bu arada yol kenarındaki bir salaş yerel işletmede yediğimiz çağ kebabının nefisliği, Artvin ve devamındaki muhteşem dağlardaki insanoğlunun yol açma gayretleri, Cankurtaran Geçidi'nden sonraki büyüleyici güzellikler eşliğinde kaliteli yol ve harika virajlar ile, yorulmaya fırsat bulamadan Hopa'ya varıyoruz..

    Hopa, yaklaşık 15 yıl önceki son ziyaretimden bu yana epey gelişmiş.. Hele ki 15 yıl önceki gezimizde Sarp kapısına gidişimiz, heyelanlar, düşen taşlar kaçacak bir yerin bulunmadığı daracık yol nedeniyle bize kabus olmuşken, çift şeritli ve düzgün tünel geçişleri ile iyice sorunsuz bir yol haline gelmesi sonucunda oldukça keyifli bir yol yapıyoruz. Tabii ki Sarp kapısında da, 15 yıl öncesinin hiç bir trafik olmayan görüntüsünden bir işaret yok: Onlarca TIR, araç ve yüzlerce insan, işlek bir sınır geçişinin olası görüntülerini veriyor. Sarp kapısında, gerçek bir dost, mert bir karadeniz insanı ile tanışıyoruz. Artvin Devlet hastanesinde ambulans şoförü olarak çalışan Ekrem Öztürk, Gürcistan ve Acaristan yerel yöneticileri ile kurduğu iyi ilişkiler ve koordinasyon sonucu, Batum motosiklet festivalini organize etmiş.

 

Festivale Türkiye'den katılacak motosikletçilerin, sınır kapısından olmadık bir hız ve rahatlıkla geçmeleri için her türlü tedbir onun girişimleri ile alınmış. Zaten her iki kapıda da, özellikle araç geçişleri için olmadık kolaylıklar var. Gördüğüm kadarı ile her iki ülke sorunsuz iyi ilişkiler içerisinde. Şaşırıp kalıyorum. Zira geçerli bir pasaporta sahipseniz, üzerinize kayıtlı, muayene sorunu olmayan aracınızı, hiç bir ek belgeye gerek olmadan geçirebiliyorsunuz. Uluslararası sigortaya ve triptiğe gerek yok. Trafik sigortanız geçerli. Hatta kaskonuz varsa çıkmadan önce şirketinize bildirip poliçenize işletirseniz, Gürcistan'da geçerli. Uluslararası ehliyete gerek yok. Vize zaten yok. Sadece 15TL. yurtdışı harcınızı ödeyip 15 dakikada karşı taraftasınız. Karşı tarafın yollarındaki Türk plakalı ticari araç yoğunluğu hemen dikkatimi çekmekte. Geçen 10 tırın sekizi Türk plakalı. Türk yolcu otobüsleri vızır vızır yollarda. Hatta 61 Trabzon plakalı beton mikserleri, her taraftaki yoğun yapılaşmaya beton yetiştiriyorlar. Özellikle Batum, Türk şirketlerinin mutlak kalesi. Nerede büyük bir inşaat görürseniz, arkasında Türk sermayesi var. Batum şehir merkezine girdikçe hayretim artarak devam ediyor. Yakın zamanın çok yoksul birlik ülkesi, iç siyasi çekişmeler ve üstüne yetmiyormuş gibi daha bir kaç senelik Abhazya-Osetya krizi sonucu Rusya ile savaş haline girmiş bir ülkeye değil de, sanki Avrupa'nın oturmuş kimlikli bir ülkesindeyiz.

    Son derece düzgün yollar.Trafikteki lüks araçların yoğunluğu. İşgal edilmemiş geniş ve şehir boyunca uzanan muhteşem bir sahil şeridi.

İnşa edilmiş ve edilmekte olan onlarca yeni bina. Eskiye gösterilen olanca saygı ve özen... Geceleri, havuzlarda, kavşaklarda, tarihi binalarda ve hatta inşa halindeki iskelet binalarda dahi, planlı bir şekilde uygulanan renkli ışıklandırmalar şaşkınlığımı iyice arttırıyor. 

  Bizim dünya güzeli cennet Karadeniz sahilini, olanca zevksizlik ve hoyratlıkla beton yığını haline getiren Türkiye gerçeği, içimi bir kez daha acıtıyor. Batum hakkında yazabileceğim bir kaç olumsuzluk, otellerin biraz yüksek fiyatlı olması ve Türkiye'deki kadar vahşice olmasa da, trafikteki yayaların önceliklerinin göz ardı edilmesi ve bol korna sesi olabilir.

Akşam Batum'a girmemiz ile birlikte, şehir içinde bir kafede soluklanıyoruz. Burada Ankara'dan gelen bir gurup motosikletçi arkadaş ile tanışıyoruz. Daha sonra Şehrin doğu istikametindeki çıkışında bulunan botanik parkında tertiplenen 1nci Batum motosiklet festivali alanına gidiyoruz. Zaten şehirdeki yoğun yeşil sevgisinin bir devamı da burada.. Çok gelişmiş tropikal ağaçlarla kaplı parkta, güneş ışıkları kolay kolay yere inemiyor. Ancak ortamda şaşırtıcı bir nem var. Sanki bildiğimiz Karadeniz iklimi, sınırı geçince tropikal iklime dönüşmüş. Batum'da oldukça tanınan bir ses sanatçısı ve bir turizm firması işletmecisi olan Bayar Şahin'de festivalin organizatörleri içinde. Daha sonra bizleri eskortlayarak, bizler için önceden rezervasyon yaptıkları otellere götürüyor, check-in işlemleri ile ilgilenerek bizlerden ayrılıyor.. Batum'un geceleri de geç saatlere kadar çok hareketli. sahil şeridi insanların işgali altında. Müzikli lokantalar, eğlence yerleri, kulüpler geç saatlere kadar yoğun. Biz otelimizde yemek yedikten sonra, günü sonlandırıyoruz. 29 temmuz gününü, tümü ile bu güzel şehri tanımaya, yemeklerini tatmaya ve motosiklet festival alanına giderek buradaki arkadaşlarımızla olmaya ayırıyoruz. Gece bize tavsiye edilen yerel bir lokantada, nefis gürcü yemeklerinden tadarak günü sonlandırıyoruz. Bu gün hiç motosiklete binmedik. Her türlü ulaşımımızı son derece ucuz olan taksilerle yapıyoruz. 30 temmuz günü, bir kısım arkadaşımızla birlikte benimde Batum'dan ayrılma günümüz. Arkadaşlarımız, Hopa ve Karadeniz sahil yolu üzerinden İstanbul'a dönüş yoluna çıkarken, Ben, buraya kadar gelmişken, Tiflis ve yol güzergahının üzerindeki yerleşimlerini de tanımak isteyerek, guruptan ayrılıyorum.

Tiflis 380 km. Sabah 10.00 gibi çıktığım yolculukta, hemen her büyük sayılabilecek yerleşimde duruyorum. Genelde her şehir veya kasabada aynı görüntüler dikkat çekiyor: Oldukça yoksul bir insan topluluğu. Şehir giriş ve çıkışlarında hemen her eski birlik üyesi ülkelerde görüleceği üzere hantal, zevksiz ve hepsi birbirinden farklı devasa şehrin adını içeren anıt-heykel karışımı yapılar. Hepsi şehirdeki çoğu binalar kadar son derce zevksiz ve ihtimal yapıldığından beri pek bir onarım görmemişler. Şehrin merkezi bölümünde hiç değişmeyen görüntü: sadece kadınlardan oluşan, kaldırım boyunca dizilmiş satıcılar.

  Önlerinde ürünleri... Ben motorumu bu gibi duraklamalarda genellikle oralarda oturan yaşlı bir insana emanet ederek şehir gezisine çıkıyorum.

Dönüşte de eline sıkıştırdığım bir kaç lari (1 lari: 0.85TL. gibi.), onların mutlu olmasına yetiyor. Yerleşimlerinde yoğun olarak satılan buz gibi erik şırası, hafif gaz içeriyor ve oldukça lezzetli ve ferahlatıcı. Kadınlar tarafından tekerlekli bir seyyar arabaya monte edilen musluklu ahşap veya çelik fıçılarda satışa sunuluyor. Bir bardağı 0.20 lari. 15 kuruş gibi. Böyle yoğun sıcaklarda çok mükemmel bir ferahlatıcı. Yolda sıcaklığın gölgede 43 derecelere ulaşarak, sürüşü oldukça olumsuz etkilemeye başladığı sıralarda yol güzergahına eşlik etmeye başlayan Kura nehri kurtarıcım oluyor. Sularının yaz kış buz gibi olduğunu 30 yıl önceki Çıldır görevimden bildiğim kura nehrine, akıntısının oluşturduğu onlarca küçük kumsallarından birine yanaşarak, ve süratle mayomu giyerek kendimi atıyorum.

  Bu küçük kumsallar, sıcaktan bunalmış yerlilere de iyi bir serinleme olanağı sunuyor. Yarım saatlik mola, hem kendime gelmemi, hem de terden ıslanan giysilerimin kurumasını sağlıyor. Yol daha keyifli oluyor. Yolda 50-100 m. aralıklarla açık havada haşlanmış mısır satmakta olan köylülerden birinde durarak su ikmali yapıyorum ve bir mısır alıyorum. Fiyatı bir lari olan mısır, şaşırtıcı boyda iri taneli, açık renkli ve çok lezzetli....

Tiflis'e epey yaklaşıyorum.

  Tiflis'te beni, orada iş sahibi olan Ekrem Öztürk'ün yeğeni Tekin Alpaydın karşılayacak. Benim Otel ve gezi ihtiyaçlarımda yardımcı olacak. Şehir merkezinde bir benzincide durarak Tekin'i arıyorum. 10 dakikada aracıyla bulunduğum yere geliyor. Tekin, Tiflis Tıp fakültesinde okurken tanışarak evlendiği bir Gürcü kızı ile Tiflis'te yaşıyor. Hiç doktorluk yapmamış. Ticari becerilerini kullanarak edindiği varlıklarını, acemilik döneminde, yerli dolandırıcılara kaptırarak sıfırlanmış. Azimle çalışarak kendini toparlamış ve yedek parça üzerine şehirde, ülkede ve hatta komşu Ermenistan ve Azerbaycan üzerinde etkili bir konuma gelmiş. Benim otel bulmama yardımcı olarak, yarın sabah buluşmak üzere ayrılıyor.

  Ben süratle kendimi dışarı atarak bir taksiye atlıyorum. Taksi şoförlerinde İngilizce yok. Tekin'i arayarak, şoföre beni, şehrin canlı yeme, içme bölgesine götürmesini söylemesini rica ediyorum. 5 lariye epey bir km. sonra oldukça iyi korunduğu belli olan Arnavut kaldırımı kaplı sokaklardan geçerek canlı bir bölgeye getiriyor beni. Son derece lüks lokanta ve kafeler, küçük parklar, onlarca heykellerle bezenmiş çok hoş bir semt burası. Epey bir gezerek yerel yemeklerin verildiğini düşündüğüm salaş ama düzgün bir yere giriyorum. Bir peynir tabağı, yerel olduğunu öğrendiğim bir tavuk yemeği ve bir salata istiyorum.

  20 cl.lik ve 40 derecelik bir Rus votkası istiyorum. 20 lik ve 45 derecelik Türk rakısına bana mısın demeyen ben, bunu benim için hafif bir çözüm olarak düşünüyorum. Siparişlerim geliyor: Her biri 100-125 gram gibi oldukça iri kesilmiş 5-6 dilim peynir, bir kocaman toprak kap içinde hemen hemen bir tavuğun parçalı ve soslu versiyonu ve kocaman bir tabak salata. Görüntüleri çok güzel, peynir ve salata nefis, tanımadığım ama harika bir ot içeriyor, tavuk ta çok lezzetli ancak gelen malzeme ile 3 kişi doyar. Gelebilecek hesapla ilgili tahminler yürüterek 20 lik votka eşliğinde yiyeceklerin ancak bir kısmını tüketebiliyorum. 20 lik ve hesapta rakıdan daha derecesiz Rus votkası beni epey bir çarpıyor. 37 lari yani 30-32TL. gibi hesap ödeyerek mekandan ayrılıyorum ve otelime yine taksi ile ulaşıyorum.

Tiflis, oldukça büyük düzgün yolları ve trafiği olan modern bir Avrupa kentinden farksız. Yakın zamana kadar gece sokağa çıkmanın dahi oldukça riskli olduğu şehirde ve ülkede Amerikan kültürü görmüş Liderleri Saakaşvili'nin kararlı politikaları ile düzen tesis edilmiş. Her konuda yanlış yapmanın cezası çok ağır. Üç beş ayda bir tüm gümrük personelini farklı yerlerde komple yer değişikliğine tabi tutuyor. Kaçakçılık, rüşvet tamamen bitmiş. Yanlışa bulaşan bir gümrük personeli veya devlet görevlisinin tam anlamı ile hayatı sönüyor. Ülkede alkollü araç kullanımını cezası, 0.01 promil dahi olsa ağır hapis cezası, aracın süreci belli olmayan bir süre bağlanması ve 2-3 bin lari lere ulaşan okkalı bir para cezası demek. Tiflis yemyeşil, çünkü üzerinde konut olmayan bir alana hiç bir yapı yapılamıyor. TOKİ gibi canım yeşil alanlara zevksizlik anıtları diken bir oluşumları yok. Yeni bina yapabilmek, ancak eski binaların kaldırıldığı arsalarda olabiliyor. Şehrin içindeki devasa parklar, ormanlar, yeşil alan ve göller insanı büyülüyor.

 

 

31 temmuz ülkedeki son günüm. Biraz sonra Tekin kendi aracı ile gelerek bana şehri gezdirecek. Öğleye kadar birlikte şehri geziyoruz, saat 12.30 gibi beni şehir çıkışına kadar eskortlayarak, kaybolmadan şehirden çıkışımı sağlıyor. Bana bulduğu haritanın da yardımı ile, Posof'a geçiş yapacağım hudut kapısına gaz açıyorum. Posof kapısına 3-5 km. kalıncaya kadar oldukça düzgün bir yolda ilerliyorum. Ancak, sınıra kısa bir süre kala, yolun devamının gözükmediği bir tepe çıkışının hemen sonunda, yol muazzam ölçüde bozularak geniş çukurlarla dolu oynak bir stabilizeye dönüşüyor. Sanki tuzak gibi. Tüm yolun en tehlikeli anlarını, epey süratli girmek durumunda kaldığım bu kesimde geçiriyorum. Süratimi sorun çıkmadan yola uyduruyorum, yolun sınıra kadar olan bundan sonraki 4-5 km. si, bu şekilde. Posof kapısı pek yoğun olmamakla birlikte geçmekte olan bir kaç tır ve yüklü kamyon, bu yolda epey zorlanarak ilerlemeye çalışıyor. İki taraftaki işim toplam on dakikada bitiyor.

 

Bundan sonraki Çıldır'a kadar olan yolum, ortalama 2200-3000 m. rakımlardaki, dağların harika görüntüleri, yemyeşil meraların, sayısız çeşit çiçeklerin ve çok ilginçtir yalnız dağlardaki sıkıntılarından olacak, sizin yanınızdan, önünüzden uçarak size eşlik edecek kuşların birlikteliği ile geçecek.

 

Hanak'ı geçer geçmez ana yoldan ayrılarak, toprak yayla yollarına giriyorum. Bundan sonra yol bilgisi alabileceğim yegane kişiler: Dağlarda tek tük rastlayacağım çobanlar. Bence Türkiye coğrafyasının en güzel yaylalarını, dağlarını, ormanlarını , meralarını ve tabii ki muhteşem yol dışı parkurlar içeren Ardahan-Kars bölgesinin 3000m. lerdeki bu yayla geçişleri...

 

 

 

Akkiraz köyünden hızla zorlu bir inişle 1000m. lerdeki Kura vadisine ulaşım. Buradaki ılıman iklim meyve bahçeleri ve tekrar çok dik ve virajlı bir parkurla 2500 m. lere çıkılarak Aktaş gölü düzlüğüne varış. Bölge, Kura'nın bin yıllarda oluşturduğu derin bir yarıkla bölünmüş. Bir taraftaki Akkiraz köyü ile Karşıdaki Öncül köyü, kuş uçuşu en fazla iki km.

Ama Akkiraz'dan Öncüle Ulaşmak dik iniş çıkışlı zorlu toprak yol nedeni ile yaklaşık bir buçuk saatimi alıyor. Bölgede görev yaptığım yıllarda Aktif bir sınır karakolumuz olan Akkiraz karakolu, sınırın artık Gürcistan sınırı olması nedeni ile önemini yitirmiş ve yıllarca önce lağvedilerek kaderine terk edilmiş. Eklediğim fotoğrafta da görüldüğü üzere bu karakol panoramik bir kura vadisi görüşüne sahip. Bu bölgede Kura nehri, epey bir bölümde sınır teşkil ediyor.

 

Karakolun bu hali beni fazlası ile hüzünlendiriyor.

 

Görev yaptığım 78-80 yıllarının panoramik bölge görüşü nedeni ile, en popüler karakolu içler acısı. Bölgeyi ziyaret eden hemen tüm komutanlarının, yetkililerinin mutlak uğradığı bu karakol, ilginç bir şanslı yapıya da sahipti. Benim bu gün yaptığım çılgın rotayı, hemen kimsenin yapmaya kalkışmadığı bu dönemde, şimdiki gibi tek ulaşım yolu kuş uçuşu bir kaç km. lik Öncül köyü istikametinden gelen, en az 40-45 dk. inen ve bir o kadar sürede de çıkan yol güzergahı idi. Bu sayede, karakolun şanslı askerleri, karakollarını haberli-habersiz denetlemeye veya ziyarete gelen tüm komutanları, en az bir buçuk saat önceden, bir kaç km.lik kuş uçuşu mesafedeki Öncül köyü çıkışından itibaren izleyerek ve hatta kişi bazında da teşhis ederek, birliklerini telaşsız bir şekilde denetlemeye hazır hale getiriyorlar, hiç baskın yemiyorlardı. Dolayısı ile her zaman denetlemeye hazır ve nazır bu karakola, bölgeye gelen komutanları gözümüz kapalı getirirdik. Hey gidi günler!!.. Şimdi sanki yüzyıllar öncesinden gelen bir Roma kalıntısı görünümündeki Akkiraz'dan ayrılarak, Öncül'e ve Aktaş karakolu bölgesine geliyorum. Çok yakın bir tarihte üçüncü Gürcistan kapısı olarak açılacak bu kapı, hazır alt yapısı ve Kars-Erzurum yoluna yakınlığı nedeni ile Sarp kapısının çoğu yükünü alacağa benzer.

Kapı, Türkiye-Gürcistan sınırının tam ortasından geçtiği 2000 m. rakımlı Aktaş gölünün hemen kuzeyinde. Devamında Türkiye'nin en küçük ve en az gelişmiş ilçelerinden biri olan Çıldır'a ulaşıyorum. 1978 yılı temmuzunda, genç bir teğmen olarak geldiğim, günlerce alışamadığım bu ilçe, aynen bıraktığım gibi duruyor. Akşam saatleri olması nedeni ile 7-8 km. daha sürerek, Atalay'ın çıldır gölü kıyısındaki salaş balıkçı lokantasına geliyorum. Bir Çıldır köylüsü olan Atalay, kendini fazlası ile yetiştirmiş, titiz ve temiz yapısı nedeniyle terk edemediği mutfağından ayrılabilirse, anlatımlarını saatlerce dinleyebileceğiniz, filozof ve bilge yanı çok gelişmiş bir kişi. Bölgeyi ziyaret eden bir çok ünlü kişi ile çektirdiği fotoğraflar, salaş lokantasının duvarlarında asılı. Benim bu saate kadar, Tiflis'teki otelde yediğim bir kap sütlü mısır gevreği ile durduğumu duyunca, benden önce gelen müşterilerin kızarmış balıklarını hemen bana tahsis ediyor. Beş dakikada donattığı masada, batmakta olan güneş ve gölün tatlı kıpırtıları ile akşamı karşılayarak ortamın hakkını bir 20 lik rakı ile veriyorum. 

  Masamda, aralarında olmamdan müthiş mutluluk ve gurur duydukları gözlerinden okunan Çıldır köylüleri var. Havanın kararması ile Atalay jeneratörünü çalıştırıyor. Ama daha oturmak ne mümkün. 2000 m. rakımdaki bölgede etkili bir soğuk bastırıyor. Vedalaşıp yarın görüşmek üzere ayrılıyoruz. Ben geceyi, Çıldır hudut taburu misafirhanesinde oldukça kalın bir yorgan ve battaniye takviyesi ile olabildiğince sıcak ve keyifli geçiriyorum.

Sabah 1 Ağustos. Bu gün son gezi günüm. 79 da bir yıl boyunca Bölük komutanlığı yaptığım Doğruyol bölüğünü, köyünü ve özellikle unutulmaz

 

anılarımın olduğu 3350 m. rakımdaki Doğruyol yaylasını ve Akbaba dağını gezeceğim. Bölüğü ziyaretim ile Yayla ya çıkmamın olanaksız olduğunu, yolun son derece taşlı ve yarıklarla dolu olduğunu, köylülerin de ancak traktör at ve katırlarla çıkabildiğini öğreniyorum. Askeri ciplerin dahi çok zorlandığı, yayladaki yazlık karakolları için gerektiğince epey yüksek yapılı arazi araçları olan Unimogları kullandıkları bilgisi biraz moralimi bozuyor. Ama denemekte kararlıyım. Yan çantalarımı ve depo üstü çantamı köyün içindeki 90 lık Oruç bakkala bırakarak biraz hafifliyorum. tüm koruyucu giysilerimi giyerek 260 kiloluk varadero için epey zorlu bir parkura kontak açıyorum. Köy 2000 m. de ve ben 4-5 km. de 3300 metreye çıkacağım. Ama evdeki hesap çarşıya pek uymuyor. Eğimin derecesi ürkütücü. İlk birkaç yüz metredeki bir dere geçişi ve zaman zaman akan sular nedeniyle, toprağı gitmiş iri taşlarla kaplı çok zorlu yolun ilk bir kaç yüz metresini çıkmayı başarıyorum. En küçük viteste, yüksek devir ve bu taş denizi için çok yüksek bir süratle tırmanışım sürüyor. Varaderonun ön tekerleğinin aldığı şiddetli darbelerin sarsıntısı, kollarım üzerinden tüm vücudumu kaplıyor. Sürekli, yalpalayan, sendeleyen, kayan ve devrilip bu çileden kurtulmak isteyen 260kg.lık kütleyi iki tekerleğinin üzerinde tutmayı bu çıkış boyunca başarabiliyorum. Ve yolun hemen yarısındaki en zorlu olacağını tahmin ettiğim bölgeye ulaşıyorum.

  Burası yaklaşık 100m. lik, eğimin %10 ların epey üstünde olduğu ve iki adet U viraj içeren bir bölge. Yol bu bölgede inanılmaz ölçüde bozuluyor, bir anlamda bitiyor. Akan suların toprağı götürmesi ile iyice açığa çıkmış toprağa bağlı kayalar, oynak taşlar, eğim, virajlar bir bütün olarak, bir kaç metre öncesinden durduğum yerden bana çok ürkütücü geliyor. Çıksam bile inişin, bu ağır yol endurosu ile çok riskli olacağını düşünerek yayla gezimi iptal ediyorum. Durduğum, daracık yolun nasılsa düzgün kalmış toprak bölgesinden zorluklarla motorumu çevirerek köye dönüyorum. Binlerce tür çiçeğin doğada bulunduğu, kışın beyaz ve yazın yeşilin hakim renk olduğu, bu güzel coğrafyanın katıksız ürünü olan bir kaç kg. balı üreticilerinden satın alarak Kars'a kontak açıyorum. Kars'taki ilk durağım, Çıldır bölgesinin sütünü işleyerek inanılmaz lezzette Kaşar peyniri üreten Büyük Zavotlar firması. (Meraklısına: telefon ile sipariş ederseniz adresinize çok kaliteli ürünlerini kargo ile göndermekteler. Zafer ÇELEBİ 0532-6960382) Beni kapıda karşılayan Şirket Sahibi Zafer'e, aç olduğumu, zaten bu güzellikler içinde acıkmamanın mümkün olmadığını söylüyorum. Dükkanın içinde her daim hazır olan alçak masasının, küçük yöresel taburesine oturuyorum. Zafer, süratle, büyük kaşar bıçağı ile gelişi güzel kestiği kaşarları, masanın üzerine serdiği beyaz kağıdın üzerine koyuyor. Hemen çalışanını fırına koşturup sıcacık bir pide aldırıyor. Bir kap içine bolca tereyağı ve üzerine de bir kaç kaşık hakiki Kars balı döküyor. Yetmezmiş gibi kendisi için yaptırdığı yöresel lezzet Ayran aşından bir tas önüme koyuyor. Burada usül böyle. Aç olduğumu söylemesem dahi, benim gibi tüm ziyaretçileri aynı ilgiyi görüyor. Bir adet ince ve büyük açılmış pide eşliğinde bu muhteşem ziyafetin sonunda toplam 20 kg. yakın 7 adet teker kaşar satın alıyorum. Her zamanki indirimlerini de yaptıktan sonra 150 TL civarında bir para ödüyorum. Biliyorum ki İstanbul'da Dost ve yakınlarımıza verebileceğimiz en muhteşem hediye bu olacak. Peynirleri, yan çantalarıma yerleştirerek yola hazır hale geliyorum.

Yol için bir kaç düşüncem var: Yarın sabah 09.00 da hareket edeceğini internetteki DDY adresinden öğrendiğim Doğu Ekspresine motoru yükleyebilme şansımı denemek ve bir yataklı yolculuğu ile de bir haftalık yorgunluğumu atmak. Olmazsa, Kars-İstanbul yolunu sürerek gitmek zorunda kalacağım ve bu da benim yorgun vücuduma çok zor gelecek. 1700 km. yolun sıkıcılığı da çabası. Her halükarda bu geceyi Kars'ta konaklayarak geçirmem ve sabah erkenden gara gitmem gerekiyor. Zafer'e Kars Gar müdürünü veya DDY da bir tanıdığı olup olmadığını soruyorum. Zira TCDDY eski tarihlerde sürekli yaptığı ve gezginlerin işini epey kolaylaştırdığı motosiklet taşımacılığını epey bir süredir yasaklamış. Bir süredir bir çok arkadaşımızın bu yöndeki talepleri hep reddedilmiş. Bu bilgi bende olduğundan, hatıra binaen motosikleti trenle taşıtma çareleri aaıyacağım. Zafer hemen dükkandan fırlayıp gidiyor ve yan dükkanda oturan ben yaşlarda gözüken bir adamı alıp geliyor. Fevzi Bey'in tren makinisti olduğunu ve çok etkili ve yetkili olabileceğini söyleyerek tanıştırıyor. Fevzi beye isteğimi aktardığımda. Şok! Sitedeki bilginin yanlış olduğunu ,Doğu ekspresinin akşam 18.00 lerde her gün hareket ettiğini söylüyor. Saat 17.15 ve 45 dk. var. Treni de Fevzi Bey götürecek. Süratle Kars gar müdür yardımcısının odasına gidiyoruz. Fevzi Bey'in ve benim ısrarlı taleplerimiz çift koldan sürüyor. En korktuğum motor yükleme işini hallettik ama, hiç ummadığımız bir konudan iş olmayacak gibi. Zira trende yer yok! Ben yataklı hayalleri kurarken, restoran vagonuna bile razı oluyorum ama, DDY yönetimi aynı İDO feribotlarda olduğu gibi yer verilemeyen yolcuyu trene kabul etmiyor. Aman Allah'ım! Tren biraz sonra gümbür gümbür kalkacak ve ben göz göre göre yarın sabah bu yorgun vücutla 1700 km. sıkıcı bir yola çıkacağım! Olacak gibi değil! Yeniden umutsuz bir taarruza kalkıyorum. Onca dil dökmenin sonunda bir formül bulunuyor. Bana, Kars-Kırıkkale pulman bileti kesilecek. Kırıkkale-Ankara arası yer numarasız bilet verilecek. Ankara-İstanbul arası da, münhal olan kuşetli veya yataklı bileti kesilecek. Üç tane bilet. Gerek müdür, gerekse gişe görevlisi böyle bir çözümün tek bilete göre bana daha pahalıya patlayacağını sürekli ikaz ederek, bir gün sonraki trene beni yönlendirmeye çalışıyorlar. Benim hiç bir şey umurumda değil. düşündüğümden de daha erken yola çıkmak fikri çok hoşuma gidiyor. Pahalıya çıkacak bilet kombinasyonlarının fiyatlarını soruyorum ve hesaplayıp bana söylüyorlar: 84.TL...:)) Ucuz versiyonunun ne olacağı konusunda hayrete düşsem de, bunu sormanın gereksizliğinin bilincindeyim. Hemen bileti kestirip Furgon vagonunun kapısına geliyorum.

Gar alçak. Kapı en az 1,5 m. yüksek... Motoru ağırlıklarından arındırarak, çevreden iki - üç kişi buluyorum. Önce önü kaldırıp vagona tekerlek koyuyoruz, sonra ben furgona çıkıyorum ve aşağıdaki üç tane Kars'lı yiğit 260 kg. ağırlığın arkaya düşen büyük kısmını sırtladıkları gibi içeri atıyorlar. Aman Allah'ım! Rüya gibi!! Motor furgonda. Uygun bir yer güzelce bağlayarak, 36 saatlik yolculuğunun keyifli geçmesine yardımcı oluyorum. Öyle ya, özellikle bu gezimde tık demeden benim her türlü kaprisimi kabullendi... Kendisi için 111TL. furgon ücreti ödedim. Benden yana helal-i hoş olsun. çok daha fazlasını bile verebilirdim.:)) Şu anda, yolculuğun 21nci saatinde Sivas'ın bir saat ilerisinde bu satırları yazarak, bu gezi yazımı sonlandırmak istiyorum.

 

Bir kaç saat önce aldığımız bir bilgiye göre, gece Erzincan dolaylarında bir yerde, bizim geçişimizden beş dakika sonra, teröristler demiryolunu patlatmışlar. Askeri yük taşıyan bir katar hasar görmüş ve tren hattı kapalı imiş. Ayrıntıları artık yarın inişimizi müteakip öğrenmeye karar veriyorum.

Selam ve sevgilerimle..

Adil Atilla Karasu 02.08.2010


Bu sayfa 14130 kez görüntülenmiştir.