10. Türkiye Emok Festivali
 Ana Sayfa
 İletişim
 Duyurular
2002 çoktan başlamış, beş aydır süren kafa patlatmalarımız EMOK ile sonuçlanmış, onlarca proje  bir de büyük festival takvime yerleştirilmiş, Mart ayı gelmiş, ortalık ısınmaya başlamış… Bir de farkettik ki, EMOK kuruluş toplantılarıyla uğraşmaktan birlikte bir gezi yapmaya zaman  bulamamışız… Ne yapmalı, nereye gitmeli diye düşünmedik fazla, aklımıza komşuya misafirliğe gitmek geldi…

Birinci Türkiye - Yunanistan Enduro Motosiklet Festivali'nin 1-5 Mayıs 2002 tarihleri arasında yapılacağını duyurmuştuk. Bu projenin Yunanistan ayağındaki organizasyonunu üstlenen MOTO Dergisi yetkilileri, 23-25 Mart tarihlerinde Kalambaka'da bir köyde “enduro günleri” konulu yıllık toplantısına bizi davet etmişti bir süre önce… Kısa bir düşünme süresi sonrası geleneksel sloganımızı fısıldadık:
“Haydi, vakit geldi artık”…
Hazırlandık, sözleştik, belgeleri vizeleri ayarladık ve marşa bastık, 21 Mart 2002 Perşembe günü…
32 kısım olmasa da 4 günlük gezimiz “tekmili birden” gayet keyifli, şaşırtıcı ve doğa şartlarıyla mücadele halinde geçti… Hani bahar gelmişti de kanımız ısınmıştı ya… Galiba tam gelmemiş o bahar… Hatta uğramamış bile…

21.03.2002 Perşembe

15:30    TEM'de Hadımköy'deki Shell'de buluşmaya başlıyoruz. Kısa bir süre sonra Emre, Uğur,  Levent - Emine, Ömer, ben, Volkan-Gülay ilk grubu oluşturuyoruz.

Güzelce bir konvoy disipliniyle  ama  zaman zaman koparak, sonra tekrar birleşerek Keşan'a dek gidiyoruz. Burada tempoyu iyice arttırarak sınırdan önce bir benzin istasyonunda duruyoruz, son “memleket” benzinini almak için…Sınıra ulaşıyoruz.
İşlemleri tamamladıktan sonra birer ikişer komşuya doğru gaz açıyoruz.
Mahmutbey'den İpsala'daki sınır kapısı yaklaşık 270 km. sürüyor.

Sınır tam da Meriç Nehri üzerindeki köprü. Yarısına dek kırmızı-beyaz kaldırım taşları, yarısından sonra mavi-beyaz. Daha önceki yolculuklarda fobimiz olmuştu, tak şeklinde bir tünelden geçilir, burada otomatik fıskiyelerle araçlar dezenfektan bir su ile yıkanır, komşuya temiz girmek için… Eh, bu yıkanma motosiklet üzerinde çok da keyifli olmuyor. Biz de aklımız sıra şaşırtma vererek  fıskiyelere yakalanmamaya çabalıyoruz ama  şanslıyız,  hiçbiri çalışmıyor…

Yunan sınırında çok daha hızlı sürüyor işlemler. Memurlar benim çeyrek porsiyon Yunancamı pek bi seviyorlar, sıkışınca İngilizce de konuşsam adamlar her dediğime Yunanca cevap veriyor… Onlar  kör biz  sağır, birbirimizi ağırlıyoruz…

Artık gece oldu, reflektif bantlarımızı da kuşanıp bir kez daha motora biniyoruz, hedef  40 km ötedeki    Dedeağaç, yani Aleksandropolis…

Yunanistan trafiğine kimimizin ilk kez  çıkıyor olması,  kimimizin  daha önceden deneyimli olması bir eşitsizlik yaratmıyor, anında alışıyoruz. Yollar genişçe, sağdaki sürekli çizginin de sağı epey geniş, arkasına yaklaştığınız araç hafifçe sağa çekiliyor, hemen hemen hiç sollama yapmış gibi olmadan düz gidiyorsunuz… Bu nezaket, alışma sürecimizin hızlı olmasına en büyük etken…

Daha önceden ayarladığımız otele gidiyoruz... Soyunma, dökünme, yerleşme… Kıyıda bi deniz feneri var, şehrin simgesi, onun o civarda kafeler, restoranlar, tavernalar hatırlıyoruz, oraya yöneliyoruz… Fenerin yanı park, mermerden zeminli, tertemiz bi yer işte.. Türküz ya, mantık çok sağlam, “daha önceden parketmiştik, kimse birşey dememişti”… Bu güzel  parka  altı motoru da  bir güzel yerleştiriyoruz…Hadi bi yürüyelim de yemek yiyecek bi yer bulalım diyoruz…Geçen yıldan güzel bi balıkçı vardı… Bulamıyoruz… Üçyüz küsur kilometre yol gelmiş adamlara yürümek zor geliyor tabii… ”Millet” diyorum, “iki dakika bekleyiverin de bi bakınayım”… Eeee, can korkusu bu, başka bişeye benzemez, kolay mı yorgun ve aç endurocuları yürütmek…Ötönazi hakkını kullanmak gibi bir şey işte… Tam istediğimize uygun, geleneksel yiyeceklerin pek çok çeşidinin olduğu bir yer buluyorum ve “kefeni yırttık” diyorum…

Masa birleştirme, birilerini yerinden etme, ayrı bir sandalye grubuna kaskları, montları yerleştirme derken varlığımizi hissettiriyoruz.
Akordiyoncu bi amca var, epey güzel “memleket havaları” çalıyor ama galiba bize kulak kabartıyor… Bir süre sonra anlıyor Türkiyeli olduğumuzu, bizim kalenin bedenleri, leylim ley dökülmeye başlıyor akordiyondan… Bi peçete yazıyoruz amcaya, “bu güzel müzik için İstanbul Çocukları teşekkür eder.” diyoruz… 48 defa kafasını sallıyor,  memnuniyetini göstermek için…

Şarabı litreye fıçıdan alıyoruz, kimimiz ilk kez tadıyoruz ama herkes seviyor reçine şarabını… Uzo da tüketiliyor bol bol ve hepimiz bol çeşitliliğiyle masadan taşan mezelerin hakkını veriyoruz bir güzel…

Bu gezi bir gurme turu mu olacak ne?

Otele dönüyoruz. Emre Ömer ile kalıyor, ben Uğur Abi ve Zafer üç yataklı oda istemişiz… Hakan - Deniz, Zafer ve Atilla - Volkan (Atilla'nın yeğeni)  grubu da yolda, haberini alıyoruz. Atilla-Volkan Keşan'da kalacak ama diğer iki motosiklet gelecek. Telefon ediyoruz, otelin yerini bir Amerikalıya tarif eder gibi anlatıyoruz, neredeyse kaldırım taşındaki çatlağı bile anlatacağız.. Telefon açık, Uğur Abi çoktan meleklerle dans halinde...  Arayan yok… E tamam ama kapıyı çalan da yok… Yahu nerde bunlar?  Nerede? Nere…Zzzzzzzz…….

22.03.2002 Cuma

Uyur uyanık sabahı ediyorum... Aşağıda bahçede  buluşacağız akşamdan öyle anlaşmışız… Aaaa, Zafer, oğlum nerdesin sen? Nerden geldin, nerde yattın? Ta taaaaam… Zafer geldiğinde Emre ayaktaymış, biz de iyi anlatmamışız Emre'ye bizim oda üç yataklı alındı, Zafer'i bekliyoruz diye… Garibim de beni aramak yerine uyku tulumunu alıp Emre'lerin odasında, yerde yatmış… Gezinin ilk tebessümü! Atilla-Volkan  da gelmiş… Gene fenere gidiyoruz, gene aynı usul park ama bu sefer  dokuz motor olduk… Montlardaki  ayyıldızlı çıkartmalar epey sükse yapıyor…

 

Bi kafe buluyoruz, börek türevi birşeyler var ama 9 endurocu, 4 artçı toplam 13 dinlenmiş ama aç mide ordaki tüm yiyecekleri siliyor bir de süpürüyor… Yoldan geçen  bi simitçi bulsak (burda herşey çok ortak bizle, herhalde o da vardır diyoruz)  tezgâhı mideye göndereceğiz ama yok…

Ortak para biriminin buradaki kod adı “evro” ama bu geçiş iyi olmamış… Bi kere Yunanistan birazcık pahalılanmış… Bir de bu evrodan kaynaklı bi bozuk para bolluğu var ki demeyin gitsin… Bi kibrit alıyorsun, 5 evro veriyorsun, bi kibrit kutusu kadar bozukluğun oluyor.. Bi çay içiyorsun, 10 evro veriyorsun, bi çay tabağı dolusu bozuk  evron oluyor… Zor iş vesselam…

Artık ekip tamam, mideler de huzurlu, yollara düşüyoruz… Hedef Kavala… İskeçe'ye yaklaşırken yağmur yoklamaya başlıyor. Levent, BMW bayisi  bulalım diyor…İskeçe'ye girişte solda kocaman bi bayi görüyoruz, BMW ve Kawasaki diyor önünde…. O da ne! Hatta onlar da ne! Devasa bi bina, içerdeki ve bahçedeki motor sayısı ve çeşidiyle  8 tane falan Türkiye Motosiklet Fuarı açarsın… Valla billa abartmıyorum… Aksesuar, giysi falan da var bi dolu… Adamda kredi kartı makinesi bozuk olmasa birşeyler alıyorduk ama olmadı…

Ben panço taşıyorum arkada, çok akıllıyım ya, yağmur yağınca giyeceğim…Giyiyorum, çıtçıtlarını da vuruyorum… Bi benzin takviyesi yapıp yola düşüyoruz. Pançomdan hızla doğru orantılı bir pata pata pata sesi geliyor. Bi süre sonra patada patada patada olan ses az daha sonra çatıdapata patıçata patpat oluyor ve Uğur Abi yanıma yaklaşıp bir şeyler söylüyor… Kulağımda kulak tıkacı var, duyamıyorum….”Oğlum” diyor “bin parçaya bölündün”.. Anaaaaa, benim panço fırfırlı birşey olmuş… Dünya panço otoriteleri rekorumu onaylarlardı herhalde, bu kadar hızlı panço çıkardığımı görselerdi…. Sahi, bu arkadaşlar niye bana gülüyolar… Yok, duyamıyorum da ne dediklerini... Neyse, benimle ilgili değildir herhalde...

Kavala'ya giriyoruz, Kuzey Ege'yi solumuza alarak ve yılan gibi kıvrılan bir yolu tepeleyerek. ”Mehmet Ali Paşa'ya ayıp olmasın” diyor Uğur Abi, “bi kahve içelim”… Trendi ya da tiki diye ana hatlarıyla özetleyebileceğim bir yere gidiyoruz, daha doğrusu gittikten sonra anlıyoruz öyle olduğunu… Tamam benim hatam ama ilk elin günahı olmaz be abiler… Kahveleri içtikten sonra gene düşüyoruz yollara… Üçüncü kilometresinde yolun, grup  bir mitoz bölünme yaşayıp ikiye ayrılıyor... Geri dön ara, tara yok diğer arkadaşlar! Sonra bir telefon geliyor da rahatlıyoruz, diğer 4 motor bir şekilde otoyola çıkmışlar… Selanik'e 170 km kaldı… Solda Ege sağda kimi zaman göl kimi zaman ova kimi zaman da dağ eşliğinde, diğer gruba da yetişerek  Selanik'e giriyoruz… Bizi gördüğü için gülmekten kendini alamayan, ağzı kulaklarında bir “Eli” karşılıyor, bir  restoranın önünde… Ninesi Niğde'den 1922'de göçetmiş, kırık dökük bir Türkçesi var kızımızın ama öyle içten ki, bi tutup öpmediği kalıyor bizi….

Dönerli, suvlakili bir tıkınmadan sonra yağmur beklentisi içinde motorlara biniyoruz… Az sonra otoyola çıkıyoruz… Orda sistem bizdeki gibi değil, otoyollarda arada bir istasyonlar var ve durup para veriyorsun, nerden girdiğin önemli değil… Bilet  alma falan yok ama gişe memuruna kaskın vizörünü açıp tüm dişlerimi gösteriyorum, geçin anlamında kafasını sallıyor, ordaki fiyat listesinde motosiklet  de  olduğu halde…
Yağmur yağıyor... Yağmur hep yağıyor... Yağmur epey yağıyor... Yağmur çok yağıyor... 60 km sonra bir konaklama tesisine atıyoruz kendimizi... Kocaman bir benzin istasyonu aslında… Yakıt ikmali, torba ve poşetlerden yağmurluk imalatı… Yola düşüyoruz gene... Hedef Trikala… Yani daha 150 km yolumuz var…

Yağmur gene yağıyor... Bu anı daha önce yaşamış gibiyim diyorum, yağmuru yani…
Öncelikle Katerini'den geçeceğiz... Otoyolların biten kısımları açık ama bitmemiş çok bölüm var hâlâ… Son derece kalabalık bazı etaplardan sonra Larissa Kavşağında grubu toparlamaya uğraşıyoruz… Diğer sapağa doğru yönelirken bize trensel bir saygı ile bakan bir kızımızın kullandığı otomobile başka bir araç çarpıyor.
Larissa'ya ulaşıyoruz. Burada, kırmızı ışıkta yanımızda duran bir amca benim çeyrek porsiyon Yunancamın hiçbir sözcüğünü anlamama yetmediği cümleler kurarak bir şey anlatmaya çalışıyor Hakan'a... Galiba kazadan sözediyor… ”Biz Yonanca bilmeyor” diyerek devam ediyoruz…
Kimi zaman yağmur, kimi zaman yolların güzelliğinin gazlamaya doğru orantılı oluşu zaman zaman grubu dağıtsa da hızla toplanarak, artık çoktan çökmüş olan gecede geçiyoruz Trikala ve Kalambaka'yı… Kastraki  Köyüne gidiyoruz, Boufidis'in otelciğine…
Bize MOTO Dergisi editörü Vasili'den bırakılmış bir not var, az ötede bir kamp yerini işaretlemiş haritada, erken gelirseniz akşam yemeğine, geç gelirseniz sabah kahvaltıya kampa gelin diyor… Sanki yakın bi yer gibi… Değil mi yoksa? E baksanıza haritaya, hemen şurası… Islak giysiler kaloriferde kurusun, yakın yermiş zaten, hadi gidelim deyip öyle kotlarla falan, bir tek kask ve eldiven alarak tarife gidiyoruz… Ben, Zafer, Emre ve Uğur…
1,2,3... Değil... 4,5,6,7… I ıh... 8,9,10,11... 18 km sürüyor…. Vasili'nin elini sıkmak iyi geliyor, adam ateş başında zaten, ısınmış... Her  taraf çamurlu mamurlu “hard” endurolarla dolu... Bize köyde yapılan şaraptan ikram ediyorlar… Sözleşiyoruz, ertesi gün öğlen tam kadro geleceğiz kampa… Bir de yağmurluk, eldiven ve pantolon alıp geri dönüyoruz.

Üşüdük mü ne?

23.03.2002 Cumartesi

Kalambaka'da kahvaltı yapıyoruz… Herkes caaanım börekleri götürürken ben tosta talim ediyorum… Kahvaltı yeri ararken bi kafe bulup, açlıktan baygın durumdayken iki tost ısmarlayıp  millete de gelin demeye kalkıp  derdimi anlatamayıp gruptan ayrı düştüğüm için…

İlk hedef Meteora Bölgesi… Yani Kastraki Köyünün sırtını yasladığı, büyük, çok büyük kaya kütleleri… Doğal bir oluşum bu, kimisi  yüzlerce metre yüksekliğinde, tek başına ya da grup halinde kaya kütleleri… Bazılarının tepesinde manastırlar  yapmışlar... Bu şekilde 7 tane büyük manastır var, kullanıma açık olan... Çoğunun yakınlarına dek yol var, ordan dimdik merdivenlerden, tünellerden geçerek çıkılıyor manastırlara. Bazılarına da özel asansör-teleferik sistemiyle çıkılıyor. Eski sistemin resimleri var, ağırlıkla çalışan, makaralı, fileli bi asansör sistemi bu. Papaz ya da keşiş giriyor fileye, ipin ucundaki kancayı takıyorlar, ip de makaraya bağlı, abimiz iniyor çıkıyor böyle….







Yol manastırlar arasından kıvrıla kıvrıla yükseliyor… Bir kaç kilometre içinde Kalambaka'yı tamamen tepeden izliyoruz… Biz 7 manastır arasından Aya Nikola Manastırını geziyoruz… Kızlarımıza etek giyme zorunluluğu var ama allahtan girişte etekler var bu iş için… Seçiyorlar ve pantolunun üzerine takıyorlar hemencecik… Artık “düzgün” bir kıyafetleri var…. Biz, çamurlu tozlu motorcu pantolonları ve montlarıyla o kadar da “düzgün” görünmesek de... İçerde yoğun bir tütsü kokusu var… 1300'lü yıllardan beri ayakta olan bu manastırların çoğu, Aya Nikola'nın  terasından görünüyor… İnanılmaz, gerçekten tanrısal bir görüntü bu… Bir de ilahi sessizlik... Herşeyden izole bir yerde, neredeyse bulutların hizasında bir “büyük yalnızlık”… Halen işler durumda olan bu manastırların diğerlerini “sonraki” gezilerimize saklayarak devam ediyoruz…

Agios Georgios Köyüne yollanıyoruz, şenlikçilerin kamp yerine… İstanbul'dan getirdiğimiz  sucuklar Emre ve Levent'in usta aşçılığı ile paketinden midemize doğru hızlı bir yolculuğa çıkıyor.


Şenliğin sponsorlarından birisi Husaberg mosikletlerinin Yunanistan ithalatçısı… Bize azmamız için birer motosiklet veriyorlar… Volkan kardeşimiz, hepimizin ama en çok da eşi Gülay'ın  şaşkın bakışları altında, daha o sabah düzenlenmiş olan, inişli çıkışlı, eğimli toprak piste giriyor… Düşüyor… Volkan gene düşüyor… Hatta bir yerde rodeocu gibi oluyor, motosiklet sırtından atıyor Volkan'ı… Emre, Levent, Zafer herkes piste giriyor…


Bana verdikleri tam kros modeli 520 cc'lik bir şey… İlk kalkışta daha stop ettiriyorum... Debriyaj kolu kısa, fren kolu kısa, ayak freninin basacak yeri yok gibi... Ne deli bir şey bu yahu! Vites aralıkları 1 santim falan... Çevredeki toprak yollardan birini turlarken çok hızlı gittiğimi düşünüyorum… ”Ah ulan” diyorum, “doğuştan mı motorcusun oğlum sen”… Derken... Hörrrüüüühörrrr diye bi ses geliyor, bi motor beni geçiyor ve kayboluyor  . Sonra bir başkası... Ama ama… Ben hızlı gitmiyor muyum yani?

Köyde kahvehane gibi bir yer var… Aynı zamanda minik bir restoran… Akşam sekizde orada yemek varmış... Bi takılalım diyoruz… Vasili beni alıyor, arkada mutfak gibi bir yer var, oraya götürüyor... Manzara harika, üç tane benim kadar kuzu orada çevriliyor ateşte… Gene şarap, gene uzo... Bu sefer meze çeşidi az ama et çok… Motosiklet kullanacağımız için çok az içiyoruz... Başlarda çok sokulgan olmasalar da Yunanlı motorcularla epey koyu bir sohbete dalıyoruz…. Geceyarısına doğru   köyden ayrılıyoruz….

Otelde minik bir toplantı yapıyoruz… Meteoroloji haberleri pek parlak değil, kar beklentisi var... Biz de sabah dönüş yoluna çıkmaya karar veriyoruz… Ama bu defa keyfini çıkara çıkara….

Bugün ıslanmadık….Nedense pek üşümedik de…

Mutlu muyuz ne?

24.03.2002 Pazar

Kapı çalıyor, “tamam tamam uyandık” diyorum... Bu Hakan'ın sesi, “oğlum pencereyi aç dışarı bak” diyor…. ”Tamam, anladık güneş doğmuş” diyorum... ”Sen bak bak” diyor…. O da ne? Yok canım…. KAR! Kar yağmış!.. Motorların üstü 3 parmak kar…. Şok!  Panik! Sürpriz!



Bu sefer otelimizde kahvaltı ediyoruz… Zafer ve Ben, Yunan arkadaşlarla  vedalaşmak üzere köye gidiyoruz. Kastraki biraz yukarıda olduğundan  karlıymış meğer, anayol seviyesinde kar yok, sadece soğuk var…. Kamptakilerin de hevesi kaçmış, bir gün erken bitiriyorlar şenliği…. Agios Georgios daha da yukarıda olduğundan tüm yollar kar altında… Nasıl gittik nasıl geldik bilmiyorum…. Zafer'de de bende de tur lastiği… Ama sağ salim geldik, bu kesin…

Vira bismillah deyip yollara düşüyoruz gene… Bu defa Larissa'nin tam ortasindan geçiyoruz. Halkın tamamı 1922'de Ürgüp'ten gelmiş buraya... Hatta gelenlerin tamamı sadece ve sadece Türkçe biliyormuş geldiklerinde. Pek çok gelenekleri aynı olan, alışkanlıkları, yemekleri bizle ortak olan bu insanlar 1922'de “mübadele anlaşmasi” geregi, Hristiyan Ortodoks olduklarından kendilerini Larissa'da bulmuşlar. Hatta kimi tarihçiler, Kurtuluş Savaşı'nda Karaman, Konya ve Kapadokya'dan pek çok Ortodoksun Kuvayı Milliye'de yeraldığını anlatır. Ama savaş bu, gözü kör olsun, insanları  nereden nereye savuruyor… Larissa'da dükkân tabelaları dikkatimizi çekiyor hemen. Yeniköy diye bi market, Avanos diye bi seyahat acentası, Murad isminde bi piyango bayii….

Otoyola çıkmamızla birlikte şiddetli bir yağmur yakalıyor bizi. Gelirken benzin aldığımız tesisin simetriğindeki yani yolun diğer tarafındaki komşusunda konaklıyoruz… Benim ayakkabı fena halde su alıyor.. Isınmamız, kendimize gelmemiz çok zaman alıyor… Ama ekibin tamamı hayatından memnun. Yemekleri güzel, oldukça temiz pak bir tesis… Bir buçuk saate yakın bir süreyi burada geçiriyoruz.

Selanik'te Hakan'lar ayrılıyor. Deniz'in geçen yılki geziden aklında kalan pastadan alacaklar… Deniz vitrindeki yerini bile tarif ediyor pastanın… Kalan 170 kilometrede gene parçalanıp bölünerek ama sonuçta gene toparlanarak Kavala'ya giriyoruz. Amacımız geceyi burada geçirmek.

Daha önceki bir seyahatte memnun kaldığımız Esperia oteline giriyorum. Resepsiyondaki adam suratsız mı suratsız. Kavala Belediye'sinin İstanbul'da bir bürosu var, o büronun müdürü arkadaşımız, hep bu oteli önerir, sahibi de onun tanıdığıymış falan... Adama söylüyorum bunları, daha önceden kaldığımı falan ve  şimdi de bi sürü oda istediğimizi falan… Tamam ya da buna benzer birşeyler söylüyor ama çok huysuz, işleri çok ağırdan alıyor… ”Bugün pazar, o yüzden mi” diyorum Yunanca… Afallıyor, anlamadığını söylüyor… ”Bugün” diyorum, “bugün pazar ve siz çalışıyorsunuz, o yüzden mi bu kadar suratsızsınız”?… İyice şaşırıyor, “öyle miyim” diyor… ”Evet” diyorum, hemen özür diliyor, farkında olmadığını söylüyor. Sonra da gülücükler dağıtıyor, biz ayrılana dek…. Gece yemeğe yetişen Hakan'lar  “ay resepsiyondaki adam ne kadar güleryüzlü, ne iyi, ne yardımsever” diyorlar… Bu sefer biz gülüyoruz, fırçanın gücü bu olsa gerek….

Gene geçen yılki güzel deneyimimiz, Orea Mytilini diye bi restoran….. Ben önden yollanıp 12 çeşit meze ve sınırsız içki için pazarlık yapıyorum. Şarap burda da litreyle geliyor. Hristo iyi bi garson, hızlı ve güleryüzlü.. Gece uzo duvarını tuzla buz eden Volkan (yeğen olmayan) bi ara öpüyor bile adamı…. Tok, memnun mesut ve yürüyerek gelmiş olmanın genişliğiyle kanımızda promillerce alkol otelimize dönüyoruz…

Çok mu içtik ne?

25.03.2002 Pazartesi

Kahvaltı keyfi bu işte…. Tadına iyice vararak, çaydan kahveden epeyce tüketiyoruz, otelimizin açık büfe uygulamalı, ana caddeye bakan kahvaltı salonunda… Haralambos diye bi amca var, Levent'le kopkoyu bi sohbete dalmışlar.. Deri tüccarı, baba tarafından Zonguldak'lı… Önümüzdeki haftalarda babasını da alıp Zonguldak'a gelecekmiş…. Bir güzel anlatıyoruz İstanbul trafigini,  TEM'e gitmeyi, Düzce'den çıkmayı, Zonguldak'a gitmeyi, orada önerdiğimiz otelin yolunu…

Bugün kararlıyız, Kavala'yı da İskeçe'yi de gezeceğiz… Önce Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın evine yollanıyoruz…


Onlar asla Paşa demiyor, hatta Osmanlı da demiyor… Mısırlı Mehmet Ali diyorlar… Nedeni belli, Kavalalı Osmanlı'ya isyan etti ya, bir ara Konya'ya kadar ilerledi ya… At üstünde kocaman bi heykeli var rahmetlinin ama evi yıkıldı yıkılacak sanki, epey bakımsız görünüyor….


İmaret diye başka bi bina var, eski resimlerinden gördüğümüz kadarıyla  camili minareli birşey ama minare yok, kubbelerdeki hilaller de sökülmüş… Pek bi bakımsız… İçerde de Mısırdan Sfenksli Nefertitili resimler var, Mehmet Ali Mısırlıymış ya…..

Kaleye dek çıkıyoruz kargacık burgacık yollardan…. Şaşırır gibi olduğumuz bi ara bi amca Türkçe olarak yol tarif ediyor bize… Her geldiğimde söylerim, Yunanistan'da   Yunancadan sonra en çok konuşulan dil  Türkçedir diye… Cumbalı evler, ufacık bahçeler… Ötelerden Taşoz Adası (Thassos) görülüyor…

Bugün 25 Mart, yani Yunanlıların 1821'de  Osmanlıya karşı savaşlarının yıldönümü... Tam gününde ordayız yani... Millet bayramlıklarını giymiş, ellerinde bayraklarla “Hükümet Konağı” kılıklı bir yere gidiyor, biz de göğsümüzde ay-yıldız sokaklarda  turluyoruz… Bizi gören kimi araç sürücüleri kaza yapacak nerdeyse, ağızları bi karış açık...

Bugün onlara tatil, her yer kapalı,  benzin bulamıyoruz… Şehrin çıkışında bir tane açık istasyon varmış allahtan…

Gene kıvrıla kıvrıla giden virajları aşıyoruz.. 54 km sonra İskeçe (Xanthi ya da oralı Türklerin deyişiyle Eskeçe)… Saat kulesinin olduğu meydanı arıyorum ama bayram törenlerinin ortasına düşüyoruz…. Bi kaç tane general arabasının arkasına parkediyoruz bir ara… Ortalık curcuna, biz gelince çok daha ilginç bi hal alıyor… Atilla arkadaşımız kurmay albay, günün espirisi ondan geliyor: ”Gideyim de denetleyeyim şunları, bakalım nizam intizam muntazam mı?”…

Düşünün bir; bayram günü hem de Osmanlıya karşı bağımsızlık savaşının yildönümü… Generallerin valinin  makam araçlarının arasında Türk plakali motorlar, üzerlerinde ay-yıldızlı giysiler taşıyan 13 kişi…. Bir de oralı Türklerin bu motorculara sahip çikması, sohbet etmesi…. Toplu halde şaşkınlık, hem bizde, hem Iskeçe'lilerde…

Türkçe konuşulan bir restorandayız, geçen yıldan bir yer gene, Reha Abinin şef garson olduğu güzel, sıcacik bir yer…  Sonrasında minik bir şehir turu atıyoruz, eski yoldan Gümülcine'ye (Komotini) gideceğiz… Türk köylerinin arasından giden bir yol. Hani sanki  bizim ellerde gibiyiz…. Hava epey sicak, bir gün önceki soğuktan ve yağıştan eser yok… En azından şimdilik…

Gümülcine'de durmuyoruz hiç, Dedeağaç'ı da geçip sınıra 4 km. kala son ucuz benzini almak için duruyoruz bu sefer… Bu ara epey ucuz burda benzin, 0.80 evro kadar, yani 1 milyon liranın altında… Keşke gidişte de öyle yapsaydık…

Pasaport, triptik işlemleri ve ver elini gümrüksüz magaza… Hemen her çeşit içkinin ama özellikle Yunan içkilerinin, kurabiyelerin, parfümlerin envai çeşidinin bulunduğu kocaman bir free shop burası…Caaaanım uzolar, Patra şarapları 2.5-3 evro civarında, almayıp  ne yapacaksın? Koyacak yer  bulamıyoruz, poşetleri koli bantıyla bantlıyoruz arkaya, deli bağlar gibi…

Kırmızı-beyazlı kaldırım taşları başlıyor… Bizim tarafın işlemlerini de  hallettik, artık  daha vahşi bir trafikteyiz… Yunanlılar Türkiye'ye gezmeye gelmeyi yeni yeni öğreniyorlar galiba ama iyi öğreniyorlar… Şu 3 günlük tatillerinde bile atlamış gelmişler otobüslerle… 2 kilometrede bir Yunan otobüsü geliyor karşıdan…

Keşan'dan sonra yol kalabalıklaşıyor ve yağmur  başlıyor…Tekirdağ'da minik kod adını verdiğimiz  bir çay molası veriyoruz ama kalkmamız bir saati buluyor. Sonrası yağmur yağmur yağmur… Mahmutbey'deki  gişelerde vedalaşıyoruz… Galiba herkesin derdi bu caaanım tatlı yorgunluğun üzerine eve gidip bir an önce kurumak…

Eve girene kadar yağmur kesilmiyor… …Yükleri indiriyorum… Kirliler, temizler, kaplar, kacaklar, ıslaklar, kurular, haritalar, kitaplar… Elime çektiğim fotoğrafların film makaraları geçiyor. Gülümsümem  iyice artıyor.

2.400 kilometre… Gittik, geldik, gezdik, gördük…
Döndüğümüz günden beri  bir sonraki gezi nereye olacak, onu konuşuyoruz. Sanırım tüm öneriler hayat bulacak… Her iklimi hissetmek, her rüzgâra dokunmak için… Gem vuramadığımız merakımızı yenmek için… Görmek, öğrenmek, paylaşmak için…

Evliya Çelebi mi olduk ne?

Turgay Avcı
EMOK
Bu sayfa 6561 kez görüntülenmiştir.