10. Türkiye Emok Festivali
 Ana Sayfa
 İletişim
 Duyurular
EMOK 24 – 25 Eylül 2005 Göynük Gezisi

 Ankara EMOK Üyesi Mehmet Binli’nin organize ettiği gezi aslında Göynük konaklamalı idi.

Göynük’teki otellerde yer bulunamaması bizleri Mudurnu’ya yönlendirdi.  Çokta iyi oldu, eski konaklarda kalıp, kenti farklı bir göz ile ziyaret etme fırsatı bulduk.

1. İstanbul Hazırlıklar
İstanbul grubu için hareket 24 Eylül Cumartesi günü 9:15’de idi.  21 Eylül Çarşamba EMOK haftalık toplantımızdan sonra ortaya çıkan patlak arka teker ve aşınan zincir problemimi 23 Eylül Pazar günü hallettim.  Teker içten yamandı, zincir ve dişliler değiştirildi.  Motosikletimde son dönemlerde ortaya çıkan bir takım sıkıntılarında zincirden kaynaklandığını anlamış oldum.  Deforme olan zincir gücü arka tekere dengesiz aktarıyordu.  100HP gücündeki Vstrom’un bundan hoşlanmadığı da sürüş anında özellikle 4000 devirin altında belli idi.  Buradan alınacak ders, zincir deforme olduktan sonra en kısa sürede değişmesinde fayda var.  (Benim zincirim 25.000’de idi).

2. Gün, Istanbul’dan hareket
Cuma akşamı son hazırlıklar yapıldı ve Cihangir Başkan ile rota görüşüldü.  Anlaşıldığı üzere 8:30’da Finca Cafe’de yapılan kahvaltı ile içilen çayları kısa kesip, Opet’e hareket ettik. TEM üzerinde yer alan (Istanbul’dan Ankara istikametine giderken ilk benzinci) Mehmetçik Benzin istasyonunda dostlar ile buluştuk ve aşağıdaki kadro ortaya çıktı.

1-     Bülent Vural  ve Eşi, BMW 1200 GS,
2-     Tanju Ateşli ve Eşi, BMW LT
3-     Mustafa Aktuna ve Eşi, BMW LT
4-     İhsan Kılıçkaya ve eşi (Honda Silverwing, 1 araba)
5-     Cemal Seven ve Eşi, (BMW RT, 1 araba)
6-     Zafer Yangın, Suzuki Freewind,
7-     Burak Cedetaş, Suzuki Vstrom DL1000
8-     Cihangir Fadıl Ünal, Aprilia Caponord Raid
9-     Gökhan Kınay, BMW RT

Toplanan 14 kişi, 9 Motorsiklet ve 2 araç ile içilen çayları takiben yola çıktık. Öncü olarak Zafer Yangın, artçı olarak Cihangir Başkan yer aldılar.  Hava durumu parçalı bulutlu idi. Hatta bizim ziyaret edeceğimiz bölgede yağmurda bekleniyordu.  Yolda yağmur başlayınca daha önce konuştuğumuz üzere grup ilk mola yerine girdi ve yağmurluklarımızı giydik.  Tüm EMOK gezilerinde olduğu gibi, katılanların tam korumalı giysiler, kask, eldiven ve botlar ile yola hazır olduklarını burada iletmek isterim.   
 
3. Göynük ve Öğle Yemeği Molası
Sapanca’yı geçtikten sonra Akyazı çıkışından ayrıldık.  Yağmurda hızını yitirdi.  Ara sıra serpiştirse de öğle yemeği molasında güneş bizlere sıck yüzünü gösterdi.

Taraklı benzin ve kısa bir ihtiyaç molası verdik ve Göynüğe vardık.  Burada Mehmet Binli’den gelen haber ile hedefin Mudurnu olarak değiştiğini öğrendik.  Motorları Lokantanın dar sokağına park ettik.

Yenen Nohut – Pilav’ı takiben Göynük turuna çıktık.  Burası eski bir yerleşim birimi.  Fatih Sultan Mehmet’in Hocası olan Akşemseddin Hocanın türbesi ile başladık.  Türbenin yanında halen restore edilmekte olan bir de hamam var.  Hamamın bahçesinde yer alan mermer sütun ve bloklarda yer alan yazıların karakterlerinden buradaki yerleşimin Roma imparatorluğu ve öncesi dönemlere uzandığı anlaşılıyor.

Sanırım bundan önce de Bitinya isimli bir medeniyet var.  (Bu noktada yanlış bilgi vermek istemiyorum, detaylar için lütfen bilgi kaynaklarına danışın).

Akşemseddin Hoca’nın türbesinden hareket ederek, şehri gezmeye başladık.  İlk göze çarpan eski ahşap evler ve bunların bahçesindeki muhtelif meyveler.

Cemal arkadaşımızın yanında olmam, hangi ağacın ne meyvesi olup hangisinin mevsimi olduğu konusunda bilgileri de almamı sağladı. Ama maalesef mevsim dışında idik.  Bahçelerde bir diğer göze çarpan ise renkli güzel ötesi çiçeklerdi, bunlarında fotoğrafları çekildi.   

Burada bir parantez açalım, araba ile seyahet eden hanımlar yol kıyısındaki bir bahçede durarak ayvaları dalından toplamışlar.  Gördükleri üzümleri toplamaya ise fırsat olmamış. İşte bu motivasyon ile Cemal ve bende Göynük bakındık ama sonuç alamadık.

Şehrin içinde yer alan eski konakları alarak bunları konaklama yerleri olacak şekilde restore etmişler.  Yatak kapasitesi sınırlı ama, konaklar çok güzel.  Istanbul’a çok yakın olan Göynük’e gidip bu konaklarda kalmanızı tavsiye ederim.

Konakları geçerek, hakim bir tepenin üzerinde yer alan ve Kurtuluş savaşı anısına dikilen kuleye tırmandık.  Bu noktada güneş tamamen içimizi ısıttı.  Verilen kısa molayı takiben geriye dönmeye başladık.  Evlerin mimarisindeki farklılıklar benim özellikle dikkatimi çekti, ahşap, taş farklı şekillerde yapılmış yanyana duran evler, bu bölgede yaşayan kültürleri de belgeliyorlardı.

Restoran döndüğümüzde İhsan Kılıçkaya ve Gökhan Kınay’ın çok hızlı olarak şehir turu atıp bizden önce geri döndüklerini gördük (!!).  Sanırım lokantanın önünden akan su kıyısında ağaçların gölgesinde verilen çay ve sigara molası onlara daha cazip gelmiş idi....

Son çaylarımızı içerken Bursa’dan hareket eden Mahmut Üstünbaş arkadaşımız telefon ederek Göynük’e vardığını bildirdi.  Yamaha 660R ile Mahmut’da katılınca 10 motor olarak hareket ettik.

4. Çubuk ve Sünnet Gölleri
Hedef, Çubuk Gölü, Sünnet Gölü ziyaretlerini takiben Mudanya idi.  Fakat bu noktadan sonra grup disiplinimiz bozuldu ve grup kontrol dışında 2’ye ayrıldı.  Grup sürüşünde, uyum içinde hareket etmek ve hızımızı gruba göre ayarlamak durumundayız.  Bu sayede riskleri azaltabilir ve yanlış yollara sapma ihtimalini ortadan kaldırabiliriz.

Göynüğe çok yakın olan Çubuk gölünde bizi bir sürpriz bekliyordu.  Dümdüz gölün kıyısında yer alan yel değirmenleri.  Değirmenler ve bahçeleri beni oldukça şaşırttı. Ege bölgesinde yüksek ve rüzgarlı tepelerde yer alan yel değirmenleri burada göl kıyısında ve çok şirin bahçelerin içinde idiler.  Üstelik Ege’deki şanssız benzerlerine inat son derece bakımlıydılar.  Merakım beni bu değirmenlere bir yol arayışına itti. Toprak yolun başındaki görevli bunları bir televizyon dizisi (Kanal-D) için inşa edilen film seti olduğunu söyleyince merak şaşkınlığa döndü.  Fakat bulundukları ortama güzellik katan bu değiremenleri görmenizi tavsiye ederim.

Çubuk gölünde hiç durmadan, Sünnet gölüne hareket ettik.  Gölün isminin nereden geldiğini bilmiyorum ama buraya ulaşan 2 ayrı yolu artık gayet iyi biliyorum.  Çubuk Gölünden sonra grup 2’ye bölündü.  Burada bu bölünmenin kontrol dışı gerçekleştiğini belirtmek isterim. Bu bölünmenin farkına Sünnet gölüne yol ayrımını gösteren ilk tabeleda vardık.  Yol ağzında kimse yoktu.  

Sıkıştırılmış mıcır olan yol üzerinde yer alan ince çamur tabakası üzerinde araç izleri vardı. Bir an motorsikletlerin iz bırakmayacağını düşünerek, yola saptık.  Zafer Yangın, Bülent Vural, Ben, İhsan Kılıçkaya, Tanju Ateşli, Cemal’in eşi (Cherokee) ve İhsan’ın eşi (Hyundai) yola girdik. Cherokee yola bakmak için en önden gitti.  Yolda ilerlerken çamurun motoru kaydırdığını bir çok yerde hissettim.  Yeni yağan yağmur yolun üzerinde oldukça kaygan bir tabaka oluşturmuş idi.  Sıkıştırılmış mıcır (veya taş kırığı) yer yer bu çamur ile örtülmüş idi.  Sert bir dönüşteki balçığı geçerken Bülent Vural’ın yol kenarında beklediğini gördüm.  Balçık yokuşu geçip durdum.  Bulunduğum yerden geride kalan vadi ve yol görünüyordu.  Fakat arkada kalan İhsan ve Tanju yoklardı.  Bu sırada önümüzde giden Zafer’in geri döndüğünü fark ettim.  O geriye yolda kalanlar bakmaya gitti.  Bende ileriye yolun devamının durumunu anlamak için hareket ettim.  5 km sonra kıyısında bir otelinde yer aldığı Sünnet gölüne vardım.  Yol yağmur sebebi ile yer yer ağırlaşsa da ben Vstrom ile sorun yaşamadım.  Fakat arkada kalan Honda Silverwing ve BMW LT bu yol için hiçte uygun araçlar değillerdi.  Sünnet gölünün kıyısındaki otelde önden hızlı giden grub mola vermişlerdi.  Onlar alternatif asfalt yol üzerinden gelmişlerdi.  Arkada kalan grubun bu yoldan haberi olmadığı yoktu.  Açıkca benim için son derece zevkli olan toprak+çamur yol diğer arkadaşlarımız için sorun olabilirdi.  Grup disiplininden koptuğumuz için gereksiz risk almıştık.  Oteldeki grubu bırakarak geriye Zafer’e yardım etmek için döndüm.  Bulunduğumu yerde cep telefonu şebekesi yoktu ve olası basit bir kaza ciddileşebilirdi.

Geri döndüğümde, Zafer’in Silverwing üzerinde yol aldığını, İhsan ve Bülent’in ise bizleri yol kenarında beklediklerini gördüm.  Silverwing, ABS fren sistemine sahip olan maxi-scooter.  Bu yollar için hiç uygun değil, hele sürekli, devrede olan (yani devre dışı bırakılamayan) ABS bu zeminde bir dezavantaj.

Zafer, Tanju’nun yolun riskini farkederek yolun başına döndüğünü iletti.  Tanju BMW LT ile anayol üzerinden devam ederek diğer asfalt yol üzerinden Sünnet gölüne daha sonra ulaştı.

İhsan’ı arkama alarak motoruna götürdüm. Sunnet gölüne kadar olan mesafeyi, Zaferi Bülent ve İhsan ile birlikte kat ettik.    Hak ettiğimiz çayları içerken, bir anlık kopmanın gereksiz riskleri ortaya çıkardığını gördüm.

Öndeki grupta yer alan ve Bursa’dan katılan Mahmut, Yamaha 660X’i ile bu yola giremediği için üzgündü.  Bir daha sefere sanırım motorlara uygun güzergahlarda belirleriz.

Buradan hareket ile Mudurnu’ya vardık.  Yolda konvoy halinde giderken sürekli bir lastik kokusu burnuma geldi.  Hararet göstergemde bir sorun görünmüyordu.  Mudurnu’da park ettiğimizde olayın ciddiyetini anlayacaktık.

5. Mudurnu, Çamurun azizliği, Konaklar ve Akşam Yemeği
Mudurnu’nun hemen girişinde, Mehmet Binli elinde değneği bizi bekliyordu.  Geç kalmıştık.  Hızla odalara dağılmaya başladık.  Son anda gelenler ile oda ihtiyacı artmış ve yer sorunu başlamıştı.  Sonuç olarak herkese yer bulundu.  Bizim kaldığımı konak yeni restore edilmiş ve kullanıma açılmıştı.  İlk kalanlar bizlerdik.  Geniş odalarda, çok rahat ettik.  Konağı satın alarak kullanıma açan Tunca Bey’e buradan teşekkür ederim.

Konağa gitmeden önce konvoyda İhsan Kılıçkaya’nın arkasında gidenler, egzostan siyah dumanlar geldiğini söylediler.  Silverwing’i orta sehpaya alınarak çalıştırıldığında bir anormallik göze çarpmadı.  Esas sürpriz ön tekerlekte idi.  Çamurluğun içine sıkışan çamur, yolda sürtünme ile kuruyarak iyice sertleşmiş ve ön tekeri “yakmaya” başlamışdı.  Ön tekerin üzerindeki boydan boya oyuklar bunu gösteriyordu.  Bora ve Zafer’in yardımı ile çamurluğu söktük.  Isınmış olan plastik çamurluğun içinde 2 santim kalın çamur vardı.  Bunu kazıyıp yıkadık.  Çamurluğu Zafer ve Bora monte ettiler.  Sünnet gölüne giderken biriken çamur böyle bir sonuç yaratmıştı. Daha uzun süre gitse idik, ön lastikte daha fazla tahribat yaparmıydı?  Bilemiyorum.

Konağa yerleşip duş aldıktan sonra, birlikte akşam yemeği yediğimiz Yarışkaşı konağına hareket ettik.  Bu gezilerin Emok için belkide en iyi tarafı karşılıklı olarak birbirimizi tanımamız.  Ben üyelerimiz ile kendi adıma epeyi sohbet ettim.  Muhabbeti koyulaştırdık.  Bu arada çalınan Ankara havaları grupta ani bir dalgalanmaya sebep oldu.  Ankara’lı dostlar hemen ayaklandılar. Oynamaya başladılar.

Bize Mudanya’da katılan üyemiz  Barış ve Burcu’nun yanında oturmanın avantajı, Burcu hanımın tatlı sevmemesi idi.  Bu durumda Barış ile ben ev baklavalarını çift porsiyon tedik.  (Burcu yesin diye epeyi ısrar ettikten sonra tabi).  Bu arada gelen minik böreklerde nefisdi.  Hele yuvarlak olanı.

Sanırım Gece yarısı artık yatma zamanıdır diye hareketlendik.  Mudanya ile Beyoğlu arasında ufak bir fark var.  Oda her yerde hele hele sabah karşı 1’de yolda taksi bulunmuyor.  Biraz bekledikten sonra temiz hava almak için yürümeye başladık.  Yolda bizi yetişen Cihangir Başkan Mahmut ile beni aldı ve konağa vardık.  (Saat sanırım 2:30 idi).  

Konakta da bir fasıl kahve ikram edildi.  Bunu beklerken Ahmet Feyzioğlu (Namı diğer Zagor) kendini arabası ile konağa getiren yöreden bir vatandaş ile sohbete başaldı.  Vatandaş sanırım içtiği rakılar sebebi ile başladığı cümleleri bitiremiyor ve enteresan bir sohbet devam ediyordu. Ben ise bir tek şey düşünüyordum, yatıp uyumayı.

Kahve faslından sonra tamam artık deyip odalara çekildik ki, kapım tıkırdadı, hayırdır dedik.  Gelen Konağı işleten hanım, Zagor’un motoruna bindiğini söyledi.  Konuştuğu sarhoş vatandaş ille de onu köyüne davet etmiş.  Yol 15 km, bu bir dağ köyü, yol evvelsi gün yağmur sebebi ile belirsiz ve saat sabahın 3’ü.  İlk düşüncelerimi burada yazmıyayım,  Zagor’u vaz geçirdik ve yattık. Bu arada yöreden bir atasözü de öğrendik.  “Sarhoş adamın mektunu okunmaz!”, ne kadar doğru değil mi.

6. 25 Eylül 05, Pazar, Mudurnu turu
Konak odasında oldukça dinlenmiş olarak saat 8:00 gibi uyandım.  Temiz havadan olsa gerek 5 saat uyku ile ayakta idim.  Bu arada Cihangir erkenden Istanbul’a doğru yola çıktı.  Ailedeki bir sağlık sorunu buna sebep oldu.  Acil şifalar.

Ardından bende aşağıya indim, konağın güneşli bahçesinde domates ve biberlerin yanında kahvaltı masası kurulmuştu.  Normalde grup ile Yarışkaşında kahvaltı programı vardı.  Fakat Konağın sahibi Tunca Bey ile Mudurnu’da yaptıklarını konuşmaya başlayınca, benim planım değişti.  Tunca Bey Mudurnu içinde eski konakları alarak restore ediyor.  Bulunduğumuz konak otel olmuş.  Daha sonra ziyaret ettiğimiz eski adalet binası ise kültür merkezi olacak.

Restore edilen bir diğer konak ise nakışlı tavanları ile ev olmuş bile.  Orta vadede birde müze kurma arzuları var.  Türkiye’nin farklı yerlerinden evleri taşıyarak Mudurnu’da kuracaklar.  Bu tür müzeler ilk önce Polonya’da başlamış.  1900’lü yıllarda.  Ve tüm dünyaya yayılmış.  Buda bizde ilk olur herhalde.  Tunca Bey Istanbul’lu makine mühendisi, metal makineleri üretiyorlar.   Enteresan olanı ise Mudurnu ile herhangi bir bağının konakları alana kadar bulunmaması.....

Kahvaltıya Ahmet, Gökhan ve Mahmut’da katılıyor.  Hatta Mahmut bilgisayarından Trabzon’daki köyünün fotoğraflarını gösterip, buradan ev alınabileceğini de söylüyor...

Tunca Bey ve konakları işleten Derya Hanım ve bizler Mudurnu’nun eski mahallelerini geziyoruz.  Farklı mimariler bir arada hep.  Bölgeden geçen kültürleri bu evlerde görmek mümkün.  Gördüğümüz evlerden bir kısmının tamiri çin bilirkişi olarak Mimar Ahmet Feyzioğlu’na danışıyoruz.  Sanırım 2 kasa rakı ve 4 kasa bira ile yeni bir motora bu işler olur diyor.  Detayları Istanbul’da konuşacağız bakalım.

Öğleden sonra çarşıyı gezmek ve kurtarılmayı bekleyen itfaiye arabasını görmek üzere sözleşiyoruz.  Özellikle itfaiye arabası benim ciddi ilgimi çekiyor.

Toparlanıp Yarış Kaşına toplantı noktasına gidiyoruz.  Kahvaltı bitmiş herkes şehri geziyor.  Burada benim motorda ufak bir tamirat başlıyor.  Bursa’dan katılan Mahmut kırılan yan ayak yerine tahta sokalım diyor.  Ardından bir dal parçasını bıçağı ile kesmeye başlıyor.  Bu arada olay yerinde bulunan arkadaşlar dur sana daha keskin bıçak verelim diyerek muhtelif ebatlarda pala, kama Rambo bıçağı gibi alternatifleri sunuyorlar.  Olaya en son noktayı top caseden tabanca çıkaran Bora koyuyor.  Meğer Mudurnu’da gördüğü kuru-sıkı tabancayı dayanamayıp almış.....

Tahta parçası sokuluyor ve sıkıştırılıyor.  İyi kötü bir ayaklığım var artık.  Yalnız  çok yük vermemek gerekiyor.

Bu arada toplanıyoruz.  Vedalaşıp bir kısım Ankara’ya bir kısım ise İstanbul’a dönüyor. Ben ise merkezde buluşup Mudurnu’yu gezmek istiyorum.  Zafer’de katılıyor.  Beraberce geri dönüyoruz.

Mudurnu’nun çarşısı çok hoş.  Çarşı içinde halen semer yapan son ustalardan birinin dükkanı var.  Pazar olduğu için kapalı ama genede semerler görünüyor.  Karşısında faal olmayan bir fırın ve demirci dükkanı var.  Demirci dükkanının üstünde nallar çakılı.  

Dağdan gelen sular basmasın diye çarşının altından geçen bir kanalda var.  Bu kanalın içinde yürüyerek öbür tarafından çıkıyoruz.  1800’lü yıllarda sele karşı önlem alınmış iken hala İstanbul’u niye sel alır açıkça şaşırıyoruz.

Tarihi ve halen çalışan Yıldırım Beyazıt Hamamını geziyoruz.  Bize eşlik eden belediye görevlisi hamam para kazanmıyor diyor.  Fakat çürümemesi için genede çalıştırıyorlar.  Ücret tarifesi basit erkek 2.5YTL, bayan 2YTL.

Burada motorlara atlayıp, itfaiyeye gidiyoruz.  1940’lardan kalan bir itfaiye aracı arazöz bizi bekliyor.  Dodge soldan direksiyonlu, benzinli 6 silindirli motoru var.  Arkasında su deposu yanında da pirinç çanı var.  Son zamanlarda arazöz olarak kullanılmış.  Fakat marş basmayınca yokuş aşağı zorlamışlar ve motor hasar görmüş.  Araçta low – high şanzıman ve içerden açılıp kapatılabilen arazöz var.  Bunu tamir edip sergilemek ve özel günlerde kullanmak istiyorlar.  Gözümün önüne kırmızı faal durumda geliyor.  Motoru adam etmenize yardım ederim siz kaportayı toplayın diyorum.

7. Sülüklü Göl’e hareket
Artık veda vakti geliyor.  Zafer ile Sülüklü Göl’e doğru hareket ediyoruz.  Dağ yolları üzerinden giden yolu tercih ediyoruz.  Asfalt ama yer yer epeyi bozulmuş.  Sert virajlar, sürüş antrenmanı içinde vasıta oluyor. Buraya gelmeden motordan yanık ahşap kokuları geliyor.  İdareten sokulan tahta zincire sürttüğü için hafif hafif yanıyor. Sökmek zorunda kalıyorum.  Bundan sonrası için sol ayağımı koyup vites değiştireceğim bir yer pek yok.  Vitesin üzerine basarak Istanbul’a varacağız.

Sülüklü göl girişin kaçırıp Dokurcun’a varıyoruz.  Buradan geri dönüyoruz.  Yol üzerinde bulunan kocaman “Sülüklü Göl Alabalık tesisi” tabelası reklam sizi yanıltmasın. Sülüklü Göl’e daha önceki köy içinden sapılıyor.  Mıcır taş derken yol toprağa dönüyor.  Yer yer yağış ve ormancıların çalışmaları sebebi ile ağırlaşsa da devam ediyoruz.  Ve Sülüklü Göl’e varıyoruz.  Nefis bir manzara bizi karşılıyor.  Bu bir krater gölü sanırım.  İçinde ağaç kalıntıları var.  Önü kesilince akan su burada dolmuş.  Kıyısında piknik yapan birkaç kişi ile köpeği ile balık avlayan bir çocuk var.  Tabiat yemyeşil, sessizlik her yere hakim.  Sürekli değişen güneş ışığı gölün yüzeyinde renkleri hep değişen bir tablo oluşturuyor.  Burada ilerde kamp yapmak lazım diyerek ayrılıyoruz.

Aşağı iniş daha kolay ama aradaki mesafeye dikkat etmek lazım.  Zira fren ile durmak tehlikeli.  Çıkarken rastladığımız trekking yapan grup ile tekrar karşılaşıyoruz.  Duruyorum.  Nereden geldiklerini öğrenmek için aşağıdaki konuşma aramızda geçiyor;

- Merhaba
- Merhaba.
- Ne yapıyorsunuz?
- Trekking yapıyoruz.... (Ben fark etmemiştim)
- Yani nereden geldiniz?
- Sülüklü Göl’e tırmanıyoruz. (zaten yolun bir ucu Göl diğer ucu da köy..)

Sonunda İstanbul’dan günü birlik gelen bir grup. Tırmanıp iniyor ve aşağıda bizim de mola vereceğimiz Alabalık tesisinde yemek yiyorlar.  Açıkçası yüzlerinde çokta cana yakın bir ifade yok.  Uzatmayıp iyi günler diliyorum.  Sanırım onların saatlerce yürüdükleri yolu motorla homurdanarak (Ve çok daha fazla eğlenerek) çıkmamıza bozuldular.

Aşağıda durup İstanbul’dan önce son molayı veriyoruz.  Alabalık, salata ve meşrubat.  Alabalık nefis.  İkiye ayrılmış, kılçıkları alınmış ve kızartılmış.  Ve 3 kişi ücret 15YTL...

Çayları içip yola revan oluyoruz.

Yolda benzin molası verdiğimizde Istanbul’a hareket etmiş olan grup (Bülent Vural, Mustafa Aktuna, ve diğerleri) yoldan geçiyorlar. Sanırım bizi görmediler.

Bundan sonrası sıkıcı ve bilinçsiz sürücüler sebebi ile tehlikeli TEM başlıyor.  Özellikle Gebze’den sonraki yol çalışması yoğun trafiği iyice ağırlaştırıyor.

Yarı havada duran sol ayağım uyuşmaya başlarken İkbal tesislerinin bulunduğu Opet’e varıp kısa bir mola veriyoruz.   Zafer ve yol arkadaşı biraz daha dinlenirken ben Istanbul’a hareket ediyorum.  8:30 gibi eve varıyorum ve arkamdan yağmur başlıyor.

Hızla motoru boşaltıp, eve taşıyorum.  Evde sıcak yemek beni bekliyor.  Arkamda 2 günün bıraktığı mutlu yoğunluk, yemek masasına oturuyorum.
Bu sayfa 4548 kez görüntülenmiştir.