10. Türkiye Emok Festivali
 Ana Sayfa
 İletişim
 Duyurular
Marmaranın Gölleri 2004

Bölgemizin, değerini bilmediğimiz, kocaman üç gölünü gezdik: İznik, Ulubat ve Manyas (Kuşgölü)

7 motosiklet ve bir cip üzerinde 11 kişi Eskihisar`da 8:00`de buluşuyoruz. Feribotta poğaça-çay eşliğinde sabah sohbetinin tadına doyum olmuyor, kendimizi karşı kıyıda buluveriyoruz. Altınova`da alınan benzin ve lastik kontrolünden sonra ana yola veda ediyor, tepelere ve güneye yöneliyoruz. Çimenler, papatyalar baharın cazibesine çoktan kendilerini kaptırmışlar, ağaçlar ise daha nazlı. Tomurcuklar patlamak üzere, meyve ağaçları çiçekli. Dereler gürül gürül. Derhal unutuyoruz şehirli olduğumuzu, gerçek yaşam alanı burası olabilir ancak.

Mümkün olduğu kadar ara yolları seçerek İznik gölüne iniyoruz. Ejder yanıma gelip kaskını açıyor ve bağırıyor "İznik`de enfes bir balıkçı biliyorum!". Şaşırıyorum ve cevap veriyorum "Saat daha 10:00 yahu!". İşin aslını sonradan öğreniyoruz, ileri olan ve 13:00 gösteren motor saati Ejder`e şartlı refleks etkisi yaratmış!!!

İznik üzerinden karşı kıyıya geçip güney kıyısı boyunca Sölöz köyüne kadar ilerliyoruz. Zaten bu gölü görmek için güney yolu tercih edilmeli. Kuzey yolu hem kıyıdan uzak, hem de trafiği olan geniş bir yol. Sölöz sapağı bizi tekrar bir kanyon içinden güneye yönlendiriyor. Yükseğe çıkınca güney batıda birden bir serap çıkıyor karşımıza. Bunlar sanki havada asılı duran karlı sıradağlar. Uludağ bu biliyoruz ama görüntü o kadar gerçek üstü ki iki kez dayanamayıp duruyoruz. Kah harita, kah sorarak daha önce geçmediğimiz yollar bularak Bursa ovasına iniyoruz.

Bursa girişi çıkışı pek sevimsiz geliyor. Acıktığımız ve Bandırmalı Bora ile buluşacağımız için Carrefour`a giriyoruz. Buradaki insanlara, insanlar da bize uzaylı gibi bakıyorlar. Yemek, alışveriş faslını hızlıca halledip en kestirmeden Ulubat gölüne yöneliyoruz. Şehir etkisini yavaş yavaş kaybediyor ve gölü altımızda uzanırken buluyoruz. Bu gölü de güneyden dolaşmaya niyetliyiz. Yer yer üç metre genişliğindeki dar ama düzgün asfalt yol, zeytinlikler içinde kıvrılarak bizi yavaş yavaş yükseltiyor. Sağımızdaki devamlı göl manzarası gitgide önümdeki haritayla karşılaştırabileceğim hale geliyor "işte Gölyazı şurada, bu en büyük adası...".

Gölgeler uzamaya başlıyor, artık kamp yeri bulmak gerek. Ancak geçtiğimiz yolun yamaçları çok dik ve fazla ileri gidip medeniyetle karşılaşmak istemiyoruz. Tepeden aşağıda bir köy ve daha aşağılarda da göl kenarında düzlükler gözümüze çarpıyor. "Tereddüt zevki öldürür" deyip köy yoluna giriyoruz. Köyden itibaren bozulan yolu Serkan`ın Bandit`iyle bir şekilde geçebileceğine inancım tam. Daha aşağılarda yol dikleşip daha da bozulduğunda ise o kadar emin değilim ama artık dönmek için geç. Göl seviyesine indiğimizde yükselen suyun yolu kapattığını görüyoruz. Zeytinlikler ve göl arasında kamp yapacak yer yok gibi. Turgay`la bir keşif kolu oluşturup yaya olarak ilerliyoruz. Artık çok gittiğimizi anlayıp "Son elli metre, sonra dönelim"i 3. kez söyledikten sonra zeytinlikler arasında ve göl kıyısında tam bize göre bir çayırlık buluyoruz. Artık burayı bulduktan sonra motorların tarlalardan geçirilmesi, bazı arkadaşların daha önce hiç toprağa çıkmamış olmaları gibi detaylar birden önemsizleşiyor. Yarım saat sonra tüm motorlar eksiksiz ve düşmeden kamp alanında. Ağızlar ise kulaklarda.

Çadırlar kuruldukta sonra herkesi bir keyif alıyor. Kimi uzanıp kitap okuyor, kimi akşam ateşiyle uğraşıyor. Göl kenarında yürüyüş yaparken etrafı inceliyoruz. Kocaman balıkçıllar, komik sesli kuşlar ve kurbağalar... Güneş bir taraftan kızarıp gökyüzünü koyu lacivert yaparken diğer yandan dolunay yükseliyor. Kuzey rüzgarı soğuk esiyor ama bizim de ateşimiz var. Yemek çeşidi çok ama en çok beğeniyi Serkan`ın salatası topluyor. Kamp yapmanın zevkini ve felsefesini kamp sohbetlerine bırakmalı.

Gecenin epey soğuk geçtiğini sabah çimlerin bembeyaz olmasından anlıyoruz. Kahvaltı örtüsünün üzerinde ne ararsanız var. Baharat ve reçel çeşidinde rekabet bile var. Güneş yakıyor, rüzgar serinletiyor, ne kadar yandığımızı akşam anlayacağız. Bizimle tanışmak için köyün muhtarı geliyor. Sohbet sırasında karayollarının buraya gelip Bursa-İzmir otoyolunun buradan geçeceğini bildirdiklerini söylüyor. Nereye gitsek aynı şey, yıkım her yere yetişiyor. Az sonra muhtarın oğlu zeytin dalına asılmış bir düzine sazan balığı ile geliyor. Henüz canlılar.

Keyif, toparlanmak ve tarlalardan çıkmak derken saat 14:00`e geliyor. Kıvrıla kıvrıla, manzaralı yollardan Mustafakemalpaşa`ya iniyoruz. Oradan anayola çıkmanın ve Susurluk`dan Manyas yoluna geçmenin çok ise anlatılacak bir tarafı yok. Trafik, geniş yol sıkıyor bizi.

Yeni hedefimiz Manyas gölü ve Kuş Cenneti. Kuş Cenneti Bandırma`ya sadece 18 km uzaklıkta. Oraya kadar göl kendini fazla göstermiyor bize. Kuş Cenneti, gölde bir ada aslında. Adanın çoğunu bu mevsim su basmış. Nedense beklentim epey düşük buraya gelirken ama yanılıyorum. Türkiye ortalamasının çok üstünde bir organizasyon ve düzenleme var burada. Müzesi, çalışan kapalı devre kamera ve tv sistemi, tekne turları, güzel bir seyir kulesi, ödünç alabileceğiniz dürbünler, çevre düzenlemesi ile beni şaşırtıyor Kuş Cenneti. Ne kadar çok kuş olduğuna şaşırıyoruz. Ağaçların dalları yuvaların ağırlığına zorlukla dayanıyor gibi gözüküyor. Pelikanlar, kendileri için yapılan platformlarda tembellik yapıyorlar. Balıkçılların avcılık dalışları, su üzerinde kayak yapanlar, yıkananlar, yavrularını besleyenler... Yok böyle olmayacak, burası için özel gelmek gerekecek. Sabahları 9:00`da yapılan tekne turu da var zaten.

Bandırma`da bizi bekleyen motosiklet dostları ile buluşmak üzere ayrılıyoruz. Onlarla Erdek`de buluşuyoruz. Burada Ejder`in rüyaları gerçek oluyor ve balık ziyafeti çekiyoruz. Sofrada köy muhtarının oğlunun hediye ettiği sazan balıkları da var. Bandırmalı dostlar bize çok yakın davranıyorlar. Feribota kadar da geçiriyorlar. Başka gezilerde birlikte olmak için sözleşiyoruz.

İki günün yorgunluğu feribotta üstümüze çökerken, yola dün sabah çıktığımıza inanmak zor geliyor. Saf ve net bir duygu... sakın mutluluk dedikleri bu olmasın!

Sevgiler
Hakan Erman
6 Nisan 2004Bölgemizin, değerini bilmediğimiz, kocaman üç gölünü gezdik: İznik, Ulubat ve Manyas (Kuşgölü)

7 motosiklet ve bir cip üzerinde 11 kişi Eskihisar`da 8:00`de buluşuyoruz. Feribotta poğaça-çay eşliğinde sabah sohbetinin tadına doyum olmuyor, kendimizi karşı kıyıda buluveriyoruz. Altınova`da alınan benzin ve lastik kontrolünden sonra ana yola veda ediyor, tepelere ve güneye yöneliyoruz. Çimenler, papatyalar baharın cazibesine çoktan kendilerini kaptırmışlar, ağaçlar ise daha nazlı. Tomurcuklar patlamak üzere, meyve ağaçları çiçekli. Dereler gürül gürül. Derhal unutuyoruz şehirli olduğumuzu, gerçek yaşam alanı burası olabilir ancak.

Mümkün olduğu kadar ara yolları seçerek İznik gölüne iniyoruz. Ejder yanıma gelip kaskını açıyor ve bağırıyor "İznik`de enfes bir balıkçı biliyorum!". Şaşırıyorum ve cevap veriyorum "Saat daha 10:00 yahu!". İşin aslını sonradan öğreniyoruz, ileri olan ve 13:00 gösteren motor saati Ejder`e şartlı refleks etkisi yaratmış!!!

İznik üzerinden karşı kıyıya geçip güney kıyısı boyunca Sölöz köyüne kadar ilerliyoruz. Zaten bu gölü görmek için güney yolu tercih edilmeli. Kuzey yolu hem kıyıdan uzak, hem de trafiği olan geniş bir yol. Sölöz sapağı bizi tekrar bir kanyon içinden güneye yönlendiriyor. Yükseğe çıkınca güney batıda birden bir serap çıkıyor karşımıza. Bunlar sanki havada asılı duran karlı sıradağlar. Uludağ bu biliyoruz ama görüntü o kadar gerçek üstü ki iki kez dayanamayıp duruyoruz. Kah harita, kah sorarak daha önce geçmediğimiz yollar bularak Bursa ovasına iniyoruz.

Bursa girişi çıkışı pek sevimsiz geliyor. Acıktığımız ve Bandırmalı Bora ile buluşacağımız için Carrefour`a giriyoruz. Buradaki insanlara, insanlar da bize uzaylı gibi bakıyorlar. Yemek, alışveriş faslını hızlıca halledip en kestirmeden Ulubat gölüne yöneliyoruz. Şehir etkisini yavaş yavaş kaybediyor ve gölü altımızda uzanırken buluyoruz. Bu gölü de güneyden dolaşmaya niyetliyiz. Yer yer üç metre genişliğindeki dar ama düzgün asfalt yol, zeytinlikler içinde kıvrılarak bizi yavaş yavaş yükseltiyor. Sağımızdaki devamlı göl manzarası gitgide önümdeki haritayla karşılaştırabileceğim hale geliyor "işte Gölyazı şurada, bu en büyük adası...".

Gölgeler uzamaya başlıyor, artık kamp yeri bulmak gerek. Ancak geçtiğimiz yolun yamaçları çok dik ve fazla ileri gidip medeniyetle karşılaşmak istemiyoruz. Tepeden aşağıda bir köy ve daha aşağılarda da göl kenarında düzlükler gözümüze çarpıyor. "Tereddüt zevki öldürür" deyip köy yoluna giriyoruz. Köyden itibaren bozulan yolu Serkan`ın Bandit`iyle bir şekilde geçebileceğine inancım tam. Daha aşağılarda yol dikleşip daha da bozulduğunda ise o kadar emin değilim ama artık dönmek için geç. Göl seviyesine indiğimizde yükselen suyun yolu kapattığını görüyoruz. Zeytinlikler ve göl arasında kamp yapacak yer yok gibi. Turgay`la bir keşif kolu oluşturup yaya olarak ilerliyoruz. Artık çok gittiğimizi anlayıp "Son elli metre, sonra dönelim"i 3. kez söyledikten sonra zeytinlikler arasında ve göl kıyısında tam bize göre bir çayırlık buluyoruz. Artık burayı bulduktan sonra motorların tarlalardan geçirilmesi, bazı arkadaşların daha önce hiç toprağa çıkmamış olmaları gibi detaylar birden önemsizleşiyor. Yarım saat sonra tüm motorlar eksiksiz ve düşmeden kamp alanında. Ağızlar ise kulaklarda.

Çadırlar kuruldukta sonra herkesi bir keyif alıyor. Kimi uzanıp kitap okuyor, kimi akşam ateşiyle uğraşıyor. Göl kenarında yürüyüş yaparken etrafı inceliyoruz. Kocaman balıkçıllar, komik sesli kuşlar ve kurbağalar... Güneş bir taraftan kızarıp gökyüzünü koyu lacivert yaparken diğer yandan dolunay yükseliyor. Kuzey rüzgarı soğuk esiyor ama bizim de ateşimiz var. Yemek çeşidi çok ama en çok beğeniyi Serkan`ın salatası topluyor. Kamp yapmanın zevkini ve felsefesini kamp sohbetlerine bırakmalı.

Gecenin epey soğuk geçtiğini sabah çimlerin bembeyaz olmasından anlıyoruz. Kahvaltı örtüsünün üzerinde ne ararsanız var. Baharat ve reçel çeşidinde rekabet bile var. Güneş yakıyor, rüzgar serinletiyor, ne kadar yandığımızı akşam anlayacağız. Bizimle tanışmak için köyün muhtarı geliyor. Sohbet sırasında karayollarının buraya gelip Bursa-İzmir otoyolunun buradan geçeceğini bildirdiklerini söylüyor. Nereye gitsek aynı şey, yıkım her yere yetişiyor. Az sonra muhtarın oğlu zeytin dalına asılmış bir düzine sazan balığı ile geliyor. Henüz canlılar.

Keyif, toparlanmak ve tarlalardan çıkmak derken saat 14:00`e geliyor. Kıvrıla kıvrıla, manzaralı yollardan Mustafakemalpaşa`ya iniyoruz. Oradan anayola çıkmanın ve Susurluk`dan Manyas yoluna geçmenin çok ise anlatılacak bir tarafı yok. Trafik, geniş yol sıkıyor bizi.

Yeni hedefimiz Manyas gölü ve Kuş Cenneti. Kuş Cenneti Bandırma`ya sadece 18 km uzaklıkta. Oraya kadar göl kendini fazla göstermiyor bize. Kuş Cenneti, gölde bir ada aslında. Adanın çoğunu bu mevsim su basmış. Nedense beklentim epey düşük buraya gelirken ama yanılıyorum. Türkiye ortalamasının çok üstünde bir organizasyon ve düzenleme var burada. Müzesi, çalışan kapalı devre kamera ve tv sistemi, tekne turları, güzel bir seyir kulesi, ödünç alabileceğiniz dürbünler, çevre düzenlemesi ile beni şaşırtıyor Kuş Cenneti. Ne kadar çok kuş olduğuna şaşırıyoruz. Ağaçların dalları yuvaların ağırlığına zorlukla dayanıyor gibi gözüküyor. Pelikanlar, kendileri için yapılan platformlarda tembellik yapıyorlar. Balıkçılların avcılık dalışları, su üzerinde kayak yapanlar, yıkananlar, yavrularını besleyenler... Yok böyle olmayacak, burası için özel gelmek gerekecek. Sabahları 9:00`da yapılan tekne turu da var zaten.

Bandırma`da bizi bekleyen motosiklet dostları ile buluşmak üzere ayrılıyoruz. Onlarla Erdek`de buluşuyoruz. Burada Ejder`in rüyaları gerçek oluyor ve balık ziyafeti çekiyoruz. Sofrada köy muhtarının oğlunun hediye ettiği sazan balıkları da var. Bandırmalı dostlar bize çok yakın davranıyorlar. Feribota kadar da geçiriyorlar. Başka gezilerde birlikte olmak için sözleşiyoruz.

İki günün yorgunluğu feribotta üstümüze çökerken, yola dün sabah çıktığımıza inanmak zor geliyor. Saf ve net bir duygu... sakın mutluluk dedikleri bu olmasın!

Sevgiler
Hakan Erman
6 Nisan 2004
Bu sayfa 4620 kez görüntülenmiştir.